Okuduklarım ve Yazdıklarım
15 Şubat 2012 Çarşamba
Rumeli Göçmenleri
Hrant Dink davası ve Türkiye'de Gayrimüslimler
HRANT DİNK’in katledilişinden beş sene sonra biten mahkemeden vicdanlara ağır gelen, adalet ile bağdaşmayan bir karar çıktı. Karara göre Hrant Dink’i öldürenler hiçbir yerden emir almamış, kendi başlarına Hrant Dink’i hedef olarak belirlemiş ve öldürmüşlerdi. Hrant Dink’in öldürülmesinden önce yaşananlar, sonrasındaki olaylar ve mahkemenin gidişatı, yaşanan bu olayın münferit bir hadise olmadığını apaçık belli ediyordu. Bu olayın öncesi ve sonrası ve mahkeme sürecini ziyade Türkiye’de Gayrimüslimlerin dünden bugüne yaşadıklarıyla birlikte Hrant Dink’in öldürülmesi ve mahkeme sonuçlarını değerlendireceğim.
Türkiye’de Gayrimüslim olmak hiçbir zaman kolay olmadı. Tek parti diktası ya da çok partili dönem fark etmeksizin, kimi zaman halkın bizzat içerisinde olduğu, kimi zaman devlet eliyle uygulanan politikalar henüz yakın geçmiş diyebileceğimiz 1950’lerde üçte biri Gayrimüslim olan İstanbul’u, bugün Gayrimüslimlerin yaşam alanlarının birkaç mahalleyle sınırlı olduğu hale geltirdi.
Büyük ölçüde Gayrimüslimlerin zarar gördükleri 1934 Trakya Olaylarına ve 6-7 Eylül Olaylarına halk bizzat katılırken, 20 Kur’a askerlik, Varlık Vergisi ya da mübadeleler devlet eliyle uygulandı.
6-7 Eylül olaylarında Gayrimüslimlerin mallarını yağma ve talan eden kişiler birkaç sene sonra beraat ettirilmiş, tutukluluk süresince de dışarıda serbestçe gezebilmişlerdi. Zararları tanzim edileceği söylenen Gayrimüslimlere tazminat ödenmemiş, sadece yardım kampanyası yapılmış ve tazminat istemeyen şirketlerin isimleri gazetelere basılmıştır. Tabiatıyla bu, topluluk üzerinde farklı bir baskı yaratmıştı.
Varlık Vergisi uygulamasında nasıl Gayrimüslimlere ayrımcılık yapıldığını anlatan eski İstanbul Defterdarı Faik Ökte vatan haini ilan edilmişti.
20 Kur’a askerlikte caddelerden kimlik kontrolüyle toplanan ve kendilerine bir asker üniforması dahi verilmeyen Gayrimüslimler, çöpçü kıyafeti olduğu rivayet edilen kıyafetlerle Almanya’daki Yahudilerin başına gelenlerin kendilerinin de başına geleceği korkusuyla amelelik etmişlerdi.
Bunun gibi pek çok adaletsiz uygulamayla karşılaşan Gayrimüslimler doğup büyüdükleri topraklardan ayrılıp kendilerine yeni yurtlar bulmak zorunda kaldı.
Hrant Dink’in öldürülmesinin ve ardından yaşanan olayları değerlendirmek için henüz erken ve umarım bu karar Yargıtay tarafından bozulur, cinayet bütün bağlantılarıyla ortaya çıkarılır.
Yine umuyorum ki bundan yirmi sene sonra Hrant Dink’in katli, Malatya’daki misyonerlerin öldürülmesi, Trabzon’da Rahip Santoro cinayeti inşallah yukarıda saydığım olaylarla birlikte Türkiye’nin devamlılık gösteren politikaları arasında sayılmaz, hatta Türkiye’nin Gayrimüslim politikalarının değiştiğini gösteren bir örnek olur.
27 Eylül 2011 Salı
Türkiye’de Bürokrasi ve YSK
12 HAZİRAN’DA yapılacak genel seçim yaklaştıkça siyasî hava fark edilir biçimde gerginleşmeye başladı. Ağır aksak da olsa bir asrı aşan seçim tecrübesine rağmen bugün hâlâ seçimler yaklaşırken demokrasiye dışarıdan müdahaleler gerçekleşiyor.
Yüksek Seçim Kurulu’nun yaptığı müdahaleyi de bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Hatırlayacak olursak YSK önce BDP’nin desteklediği bağımsız yedi adayın milletvekili adaylıklarını engellemiş daha sonra aldığı kararda ise bu sayı bire düşmüştü.
YSK’nın bu müdahalesini sadece kuralları uygulama ya da bir anlık müdahale olarak değerlendirebilir miyiz yoksa bunun tarihsel arka planı var mı?
Osmanlı Devleti’nin son döneminde III. Selim ve köklü olarak da II. Mahmud döneminde başlayan merkezîleşme ve modernleşme ile birlikte önem kazanan bürokrasi–İkinci Abdülhamid’in Yıldız bürokrasisini bir kenara koyarsak–büyük ölçüde Türkiye’ye devrolmuştur. İttihat Terakki Cemiyeti ile zirveye ulaşan askeri-sivil bürokrasi 1913 Bab-ı Ali baskını ile kurumsallaştırılmış, Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) tarafından büyük oranda devralınmıştır. İTC-CHF arasındaki bu felsefî ve organik bağ İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası konjonktürün baskısı ile demokratik yaşam başlayana kadar toplum üzerinde kendisini hissettirmiştir. Bu bağlamda, cumhuriyetin ilk yıllarında hem milletvekili hem bürokrat hem de iş adamı olmak mümkün iken İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından çok partili hayata geçişle birlikte yerleşik bürokratik düzen sarsılmıştır.
Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türk politikasını anlamamıza yol açan askeri-sivil bürokrasi (merkez) ile halk yığınlarının politik partileri (çevre) arasındaki gerilim belirginleşmiştir. DP’nin halka yaslanıp kökleşmiş bürokrasinin etki alanlarına nüfuz etmeye başladıkça bu seçkin zümreyi rahatsız etmekle kalmamış aynı zamanda kazanımlarını da tehdit etmeye başlamıştır. Bu kazanımlarını kaybetmek istemeyen bürokratik oligarşi (üniversite hocaları, yüksek bürokrasiyi ve askeriye) darbe yoluyla demokrasiye ‘balans’ ayarı çekmiştir. Bir daha çevrenin seçim yoluyla baskılarına maruz kalmak istemeyen bu grup 1960 darbesinden sonra işlevi azaltılmış bir meclis, seçilmişlerin ancak senatonun onayı ve yeni kurulmuş Anayasa Mahkemesi’nin reddi olmaması durumunda kanun çıkarabilecekleri bir ortam meydana getirmiştir. Millî Güvenlik Kurulu’nun da temellerinin atıldığı bu dönem daha sonra 12 Eylül rejiminin perçinlediği vesayet düzeni seçilmişlerin kontrol dışına çıkmasını engellemek için Cumhurbaşkanına önemli yetkiler vermişti.
367 kararını veren, 411 milletvekilinin onayladığı maddeyi iptal eden zümrenin Türkiye’ye küçük çaplı bir şok yaşatan kararı alması aslında şaşırılmaması gereken bir durumdur, nitekim yapılan balanslar tarihsel bir refleksi yansıtmaktadır. Diğer yandan bugünlerde artan askerî operasyonlar diğer yandan YSK’nın kararı ile acaba Türkiye’nin Kürt meselesini çözmesinin önü yine mi kesilmek isteniyor sorusu akıllara gelmektedir.
Ne de olsa bu ülkeye komünizm gelecek onu da biz getiririz diyerek kendini deşifre eden bu zihniyet bugün hâlâ–gücü azalsa da–kendini devam ettirmektedir. 12 Haziran seçimlerini kritik bir seçim haline getirecek bu gelişmeler Türkiye’yi yeniden bir şiddet sarmalının ortasında bırakabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’deki her kesimin ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı politikalara bir son vermesi ve başka canlar feda edilmeden olayların bir son bulmasıdır. Unutulmamalıdır ki ümitlerin bu kadar arttığı bir noktadan geriye dönüş tam anlamıyla facia getirecektir, bunun için çevrenin iktidarı sorunların çözümünde inisiyatif geliştirmeli ve meseleleri bürokratik yapıya kaptırmadan çözüm yolunda kararlı bir şekilde yürümelidir. 1990’lı yıllara geri dönmeye artık Türkiye’nin mecali yoktur; sorun demokrasi dışı müdahalelere fırsat verilmeden çözüme kavuşturulmalıdır.
Nuri Salık
Mehmet Akif Memmi
20 Eylül 2011 Salı
Gariplikler Pusulası ve Maya
UZUN ZAMANDIR roman okumaya fırsatım olmamıştı. Hem editörlüğün zorunlu kıldığı sürekli okuma hali hem de derslerin zorunlu okumaları ayaklarımı uzatıp tashih ve düşük cümle aramadan okumaya müsaade etmemişti. Kelimelerin sonunu görmeden onları tamamlamak ve kitabın arasına parmağını koyup hayaller kurmak ne büyük saadet.
Sözü fazla uzatmadan uzun bir aradan sonra okuduğum iki romandan bahsetmek istiyorum. Biri Timaş Yayınları tarafından tekrar basılan Leyla İpekçi’nin ilk romanı Maya. Diğeri ise Ahmet Ay’ın yazdığı Esen Kitap’ın yayınladığı Gariplikler Pusulası.
Önce Gariplikler Pusulası’ndan başlayalım. Bu kitap Ahmet Ay’ın ilk romanı. Bu yüzden biraz da yazarından bahsetmek gerekir. Aslında Ahmet Ay anlı-şanlı çok satan yazarların kitaplarının düşük cümlelerini düzelten, fazlalıklarını atan, mantık örgüsüne aykırı şeyleri derleyen (editör olduğunu anladınız değil mi?) ve şimdiye kadar çok fazla göz önüne çıkmamış bir isim. Ama her kötü yazar editörü yazarlığa teşvik edermiş düsturunca artık kendisi de kitaplarıyla boy göstermeye başlıyor. Sanıyorum ki yakında birkaç eserini daha kitapçılarda göreceğiz.
Gariplikler Pusulası’na gelince, kitabın kapağının hakkını vermek gerek. Hakikaten etkileyici bir tasarımı var. Muhtevaya gelince Maya ile aynı hızda okuduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak özellikle ilk kırk sayfadan sonra insanda merak duygusu oluşturduğu kesin. Bazen romanlar böyledir. Hemen alışamazsınız birbirinize biraz zaman gerekir. Kitabın ortalarına geldiğinizde ise sayfalar adeta nehir olup akıyor. Aslında bu roman bir romanın seks, cinayet, entrika içermeden de sürükleyici olabileceğinin en güzel göstergesi. Kitabın sonunda ise okuyucularını büyük bir sürpriz bekliyor.
Maya’nın ödüllü bir çalışma olduğunu en başta belirtmek gerek. Aslında kitabı okuma sebebim en başta bahsettiğim meslek ve eğitim dışı bir okuma değildi. Leyla Hanım ile görüşecektik ve hakkında bilgi sahibi olmam gerekiyordu. Bu noktada yapılacak en iyi iş muhatabınızın yazdıklarını okumaktır. Ben de öyle yaptım ve Maya’ya başladım. Bir akşam vakti biraz gönülsüz başlayan süreç ertesi sabah biraz erken kalkıp kitabı bitirmemle sona erdi. Kitabın akıcılığı ve sürükleyiciliği konusunda sanırım bu dediklerim yeterli. Bu kitabın tekrar Timaş tarafından basılması yerinde olmuş. İlk olarak Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanıdığım Leyla İpekçi sanıyorum kısa süre içerisinde bunaltıcı siyasetten kendini kurtararak okuyucunun ruhuna dokunan yazılarıyla devam edecek.
Bu iki kitabı okumanızın yanında bir de Metin Karabaşoğlu ile birlikte yaptığımız ve Leyla İpekçi’nin konuk olduğu radyo programını (Entelektüel Bakış) dinlemenizi öneririm. İnsana huzur veren ve zaman zaman hatırlamakta güçlük çektiğimiz fıtri güzellikleri ortaya çıkaran bir programdı. Keşke reklam aralarını da dinleyebilseydiniz.
6 Eylül 2011 Salı
Bir Kitap: Tehlikeli Denemeler
Metin Karabaşoğlu’nun 2004 yılında ilk kez basılmış olan Tehlikeli Denemeler adlı kitabı birbirinden bağımsız makalelerden oluşan bir kitap. Makalelerin konularının birbirinden farklı olması ya da birbirinin devamının olmaması sizi yanıltmasın aslında bütün makaleler Risale-i Nur perspektifinden yazılmış ve onun bakış açısından zihnimizi meşgul eden bazı kavramlara açıklamalar ya da analizler getiriyor.
Kitabı benim açından ilgi çekici yapan ise sürekli olarak meşgul olduğumuz, arkadaşlarımızla tartıştığımız İslam ve bilimin ilişkisi, milliyetçilik ve devletçiliğin Müslümanlar üzerine etkisi ve cihat nedir, Günümüzde nasıl olmalıdır gibi dün tartışılan, bugün tartışılmakta olan ve muhtemelen yarın da tartışılacak olan meselelerle ilgilenmesi. Tabii asıl önemli olan bu konuları gündeme getirmesi değil bu konuları İslam âleminin son yüzyılda yetiştirdiği en büyük âlimlerden biri olan Bediüzzaman Said Nursi’nin yazmış olduğu Risale-i Nur’ları referans alarak analiz etmesi.
Kitabın “bilime nasıl bakmalı?” adlı bölümünde Karabaşoğlu şuana kadar Risale-i Nur’ların pozitivizmin ötesine geçemediği ya da Şerif Mardin’in değerlendirdiği gibi deism-doğal din yaklaşımı atfetmesini bir hata ya da yanlış anlama olduğunu belirtiyor. Daha sonra da Risale-i Nur’lardan yaptığı pek çok alıntılarla Risale-i Nur’un İslam ile bilimi uzlaştırmaya çalışmadığını, bilim ile İslam arasında ancak peder-çocuk ya da köle-efendi ilişkisinin olduğunu gösterdiğini tespit ediyor. Hatta bunu Risale-i Nur’un bakış açısıyla “bilginin yeniden imanileştirilmesi” olarak adlandırıyor.
“Müspet milliyetçilik var mı?” başlıklı bölümde Risale-i Nur’ların nasıl yanlış anlaşıldığının vahim bir örneği aslında. Risale-i Nur’larda geçen milliyet kelimesinin diğer bölümlerde geçen kısımlarla değerlendirildiğinde ve aynı zamanda yazıldığı dönemler göz önüne alındığında (cumhuriyet öncesi) müsbet milliyetin İslam milliyetine atıf yaptığını ve milliyetçiliğin aslında bir iman zaafına işaret ettiğini nefsanî bir zevk, uğursuz bir kuvvet gibi müsbet olmadığını “Yirmialtıncı Mektub”dan alıntı yaparak söylüyor. Diğer bir yandan müsbet milliyetçilik diye bir kavramın Risale-i Nur’larda geçmediğini, milliyetçilik kavramının pek az yerde ve “menfi milliyetçilik” ya da “menfi milliyetçiler” şeklinde geçtiği tespitini yapıyor. En sonunda da “İslamiyet cahiliye asabiyetini kesip atar” hadisini hatırlatarak meseleyi kapatıyor.
Devletin sonradan oluşturulan bir tüzel kişilik olduğunu vurgulayan yazar, “devletçilik: bir zihniyet anatomisi” adlı bölümde tabiatçıların her şeyi tabiattan ya da nedenlerden ibaret gören yaklaşımına benzer biçimde devleti kutsayan zihniyetin de devlet gibi sonradan meydana gelmiş bir sosyal sözleşmeyi sanki ezelden beri var olmuş ve olacak gibi düşünüldüğünü söylemekte. Bu konuda İslam tarihinden ve Osmanlı tecrübesinden de örnekler veren Karabaşoğlu, devleti bireyden üstün tutan anlayışın ve bireyi devlet karşısında üstün tutan anlayışın İslam tarihi boyunca mücadele halinde olduğunu belirtiyor. Bunun yanında Bediüzzaman Said Nursi’nin hem Abdülhamit istibdadına hem M. Kemal’in baskı rejimine hem de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına destek vermediğini belirterek bu üç anlayışın ortak noktasının devleti önceleyen bireyi geri plana iten anlayışlar olduğunu söylüyor. Aslında bu çarpıcı ve pek yapılmayan benzetme başlı başına bir kitap konusu olabilir.
Cihadı maddi ve manevi olarak ikiye ayıran yazar manevi cihadın hiçbir zaman bitmeyeceğini çünkü nefisle mücadelenin bu cihadı oluşturduğunu, maddi cihadın ise yine İslam tarihinden örneklerle ancak bir ülkenin İslam’ın anlatılmasına engel olduğu zaman savaş açılabileceğini belirtiyor. Bundan sonra ise bu savaşın mutlaka adaletli olması gerektiğini yani tehdit oluşturuyor veyahut da içinde düşman barınabilir diye köylerin boşaltılamayacağını, yaşlı ya da çocuklara zarar verilemeyeceğini, kitle imha silahlarının kullanılamayacağını kısaca topyekûn bir savaşın cihat anlayışına uymayacağını söylüyor.
Sonuç olarak bahsetmediğim bölümleriyle birlikte bu kitaptan herkesin değindiği konularla ilgili İslami bakış açısının nasıl olması ile ilgili yeni pek çok şey duyacağını düşünüyorum. Risale-i Nur okuyan ya da merak edenlerin için ise kesinlikle okunması gereken bir eser. Diğer yandan haddim olmayarak bu kitabın yeni bir isimle, dipnotları düzenlenerek yeniden basılmasının hem satış, hem de imaj açısından daha güzel olacağı kanaatindeyim. Dilerim ki Metin Karabaşoğlu gibi entelektüellerin sayıları artar ve bu tarz akademik, içi dolu kitaplar ile daha çok karşılaşırız.
Mehmet Akif Memmi
18 Ekim 2010 Pazartesi
19 Eylül 2009 Cumartesi
Yaşadığım bir fıkra
16 Mart 2009 Pazartesi
Sarı Gelin
Ekonomik Kriz
İzmir’de büyük toptancıların bazılarında saatlerce durmamıza rağmen telefon trafiği çok azdı. Yani işler durgundu. Alışveriş azalmış durumda. İlginç bir nokta yalnız dikkatimi çekti gittiğimiz esnaflar parasızlıktan yakınsala da aslında çokta parasız değiller sadece paralarını harcamak istemiyorlar bunu nereden biliyorsun derseniz bir yandan işler yok derken diğer yandan spot mallardan bahsedip kaçırdıkları işlerden mevzu bahis ediyorlar ya da uygun fiyatlı bir şey duydukları zaman hemen tavırları değişiyor. Sonuç olarak insanlar paralarını harcamıyorlar saklıyorlar bu tabi ki ekonomiyi zor duruma sokuyor. Kimisi daha ucuzunu bulurum ümidi ile kimisi yarın ya işimi kaybedersem korkusu ile para harcamıyor. Piyasada güvensizlik mevcut. Bu cümlenin benzerini MB Başkan Yardımcısı da kurdu. Herkes piyasaya para enjekte edilmesinden bahsediyor ama bu para kime nasıl verilecek? Önemli olan bu paranın harcanması dedi ve bu yüzden güven ortamını artıracak şeyler yapmalıyız dedi.
2009 senesinin zor geçeceği bir gerçek ve 2009 senesini ayakta geçirebilen şirketler yüksek hızla büyüyecekler. Gittiğim şirketlerin bunun bilincinde olduğunu ve özellikle tasarruf ve daha ucuza mal etme konusuna önem verdiklerini gördüm.
Aynı şey aslında ülkemiz için de geçerli bu seneyi çok fazla yara almadan atlatırsak gelecek seneler çok daha hızlı ivmeyle büyüyebiliriz. Dr. İbrahim Öztürk’ün bu konuda söylediği içinde bulunduğumuz senede direnişe geçen enflasyon problemi olmayacak cari açık problemi bitti; ithalat ihracattan hızlı düştü, enerji fiyatları azaldı aynı zamanda Cumhurbaşkanı engeli ortadan kalktı bildiğiniz üzere bazı yasalar eski Cumhurbaşkanı tarafından engelleniyordu 2B yasası gibi.
Eğer krize küresel çapta bakarsak yine öğrendiğim bazı şeyleri paylaşmak istiyorum. ABD’de başlayan ekonomik kriz bildiğimiz üzere Mortgage kredilerinden ortaya çıktı. Bu sektörün ABD devleti tarafından en fazla müdahale edilen sektör olduğunu akılda tutmak gerekir.
Ayrıca krizin küresel ve önceki krizlere benzemediğini unutmamalıyız. Bu sene dünyada ekonomik büyüme oranı %0,5 bekleniyor daha aşağı çekilme ihtimali var. Bu demektir ki işsiz sayısı çok daha fazla artacak.
Dikkat çeken bir diğer nokta eğer kurtarma operasyonlarında korumacılık öne çıkarsa bu sebepten dolayı savaş bile çıkabileceği belirtildi. Bu ilk başta çok uzak bir ihtimal gibi gelse de Bastiat’ın “sınırları ürünler geçmezse askerler geçecektir” sözü belki gerçekleşebilir. Yine son günlerde haberlerde çıkan ekonomik krizin başta anti-semitizm olmak üzere yabancılara düşmanlığı arttırdığını söyleyen haberlerden ilerisi için öngörü yapmak zor olmasa gerek.
Geçen hafta ekonomi konusunda çeşitli bilgiler edindim. Yukarıda paylaştıklarım bunların bazılarıydı. En kısa zamanda bu krizin bitmesini istemekten başka bir şey düşmüyor bize bir de krizlerin klasik lafı vardır. Çince olacak herhalde krizin yazılışı fırsat ile aynı yazılıyormuş. Büyük mesafelerin ancak anormal durumlarda kat edilebileceğini unutmamalıyız. Krizi fırsata çevirenlerden olmamız duası ile…
M.Akif
Takvimlerimizi Değiştirirken -2008-
Bu senenin geçen seneye göre daha huzurlu geçmesini bekliyordum çünkü herhangi bir seçim kalmamış ve suni gündemlerden kurtulmuştuk. Maalesef boşuna ümitlenmişim bu seneyi de hukuk üzerinden çalkantılarla geçirdik yani bir senemiz daha çoğunlukla gereksiz bize ve ülkemize faydası olmayan tartışmalarla geçti. İlk önce daha yeni seçimden büyük farkla çıkmış iktidar partisine büyük çoğunluğu gazete kupürlerinden oluşan delillerle kapatma davası açıldı. Davanın sonucu Ak Parti’yi tabiri caizse kapatmaktan beter etti. Kapatmadım ama her an kapatabilirim sonucuydu bu.
Aslında bu davadan önce önemli bir olay oldu. Ak Parti tabiri caizse MHP’nin gazına gelerek üniversitelerde başörtü yasağını kaldıran (aslında yasağı kaldırmıyordu üniversitelere kılık kıyafet özgürlüğü getiriyordu) bir yasa tasarısı hazırladı. Bu yasa her ne kadar CHP dışında ki bütün partiler tarafından kabul edilse de CHP ile uzlaşılmadığı için yine aynı parti tarafından Anayasa Mahkemesine götürüldü. Bu yasa Ak Parti’ye kapatılma davası açılırken baş delil olurken diğer bu yasaya evet diyen hatta ortaya çıkaran partiler hakkında her hangi bir işlem yapılmadı. Bu yasanın Anayasa Mahkemesi’nden dönüşü en az birinci kadar hasar verdi. Anayasa Mahkemesi artık bütün olaylara müdahil olabileceğinin sinyalini veriyordu. Tabi bu yüzden yeni anayasa çalışmasının rafa kalktığını unutmamak gerek. Ayrıca bu yasaya itiraz eden CHP’nin yılın sonlarına doğru çarşaflı bir bayanı partisine üye yapması herkesi deyim yerindeyse ofsayta düşürdü.
Yine yargı yoluyla bu sefer çok önemli ve güzel sonuçlar doğurabilecek bir gelişme oldu 2008 yılında. Bu hepimizin yakından takip ettiği gibi Ergenekon davasıydı. Kendilerini Türkiye’nin sahibi gören bazı kesimler tarafından dokunulmaz ilan edilenler bir gece ansızın içeri alındılar. Henüz dava sonuçlanmadı inşallah olumlu sonuçlarını Allah ömür verirse gelecek seneki değerlendirmede yazarız.
2008 yılındaki uluslar arası olaylara bakacak olursak. Gürcistan’ın Güney Osetya’ya yaptığı çıkartma ve ardından Rusya’nın Gürcistan’a verdiği sert cevabı önemli olaylardan sayabiliriz. Bu gelecek günlerde Kafkasya bölgesinde yeni olaylar çıkacağının sinyali olabilir. Diğer bir önemli olay Amerika’da seçimlerde Cumhuriyetçiler yerine Demokratların seçilmesidir ancak bunun değişikliğin sonuçlarını gelecek sene görebileceğiz belki de bir değişiklik olmayacak. Aslında şuan bizi en çok ilgilendiren uluslar arası olay İsrail’in Gazze’ye hala süren saldırısı.
Gazze’nin acıları, sıkıntıları 2009’da da devam edeceğe benziyor. Dua etmeyi bırakmamak lazım elimizden gelen o…
Geçtiğimiz sene medyada da önemli gelişmeler oldu. Özellikle pkk’nın Aktütün ve Dağlıca baskınlarından sonra (bu baskınları da önemli olaylardan sayabiliriz geçtiğimiz yıla ait) cesur gazeteciliğiyle ön plana çıkan Taraf gazetesi medyada şüphesiz önemli bir eksikliği doldurdu. Bakalım maddi sıkıntı içinde bulunan Taraf daha ne kadar dayanabilecek. Ayrıca TRT Şeş’in kurulması yani devletin Kürtçe yayın yapan bir kanalı kurması geçen senenin medya alanında ki önemli olaylarındandı.
Ekonomik açıdan problemli bir sene oldu geçtiğimiz sene. İlk yarının ardından ABD’de ortaya çıkan kriz bütün dünyayı etkiliyor. Dünyaca ünlü bankalar, otomobil firmaları devletin yardımına muhtaç kaldılar. İzlanda gibi bir refah ülkesi krizin en önemli sembollerinden biri haline geldi. Henüz Türkiye’yi ciddi manada sarsmasa da ikinci kuvvetli bir dalganın daha geleceğinden söz ediliyor 2009 yılının ilk aylarında.
2009 yılına maalesef üzüntüyle girdik. Bir yandan İsrail’in saldırıları bir yandan ekonomik sıkıntılar 2009’un problemli geçeceğini gösteriyor. Dahası yerel seçimlerin bu sene olacak olması en az ilk 3 ay seçim tartışmaları içinde geçecek. Sonuçlarının kaldıracağı toza deyinmiyorum bile. Acı olan 2007 senesi olduğu gibi 2008’inde siyasi çekişmeler içinde geçip çok fazla ilerlemeye yol açmaması. Aynı şey 2009 içinde geçerli olacak gibi gözüküyor. Ne diyelim inşallah herkes gönlünce bir yıl geçirir.
M. Akif
Martin Luther *(1483-1546)
Martin Luther’in düşüncelerini anlamak için onun ilk önce hayatına bakmalıyız. Babasının isteği üzerine hukuk okuyan Luther bir üniversite gezisi dönüşü fırtınaya yakalanınca ölüm korkusundan Aziz Anna’dan yardım istedi ve eğer buradan kurtulabilirsem keşiş olacağım dedi. Fırtınadan kurtulduktan sonra babasının itirazlarına rağmen en yakın kilise okuluna kayıt oldu. Fırtınadan dua ederek kurtulması Luther’e ileride Protestanlığın temel kurallarını belirlerken hatırlayacağı aracısız bir şekilde tanrıya ulaşma yani dinsel ritüellere ya da papazlara ihtiyaç duymadan tanrıya ulaşılabilineceği hakkında fikirler verdi.
Kilise eğitimi sırasında belki gençliğin etkisi ile kendisini tanrı tarafından affedilmez bir günahkâr olarak gören Luther bu düşüncelerini bir keşişe açtı. Keşiş ona Paul’un mektuplarını ve Aziz Augustinus’un bölümlerini okumasını tavsiye etti. Okuduklarında ilacını bulan Luther kurtulmak için kurtulmaya inanması gerektiğini öğrendi. Bu tecrübe de ona Katolik Kilise’si ritüelleri yerine imanı ön plana alması gerektiğini söylüyordu.
Luther 16. yüzyılın başlarında rahip olduğunda kilise Hıristiyanları sömürmek için yeni yeni yöntemler geliştiriyordu. Bunlardan en önemlisi herhalde Aziz Peter Kilisesini yeniden inşa etmek için endüljans (cennetten toprak satışı) satışıdır. Bu Hıristiyanlığın günahların sadece tanrı tarafından affedilebileceği ilkesine açıkça karşıydı.
1517’de Luther endüljansa karşı 95 tezini Wittenberg Kilisesinin kapısına astı. Luther her ne kadar akademik bir tartışma yapmak istese de tartışma kısa sürede bütün Avrupa’ya yayıldı ve endüljans satışları kısa sürede düştü. 86. tezinde Luther neden Papa en zenginimizden bile daha zengin olduğu halde kiliseyi kendisi yaptırmıyor? Mealinde soruyordu.
Papalık avukatlarının endüljansları savunması üzerine Luther daha ateşli bir biçimde günahların sadece tanrı tarafından affedilebileceğini savunmaya başladı. Dahası tanrı ile kul arasına kimsenin girmemesi gerektiğini ve herkesin kendi rahibi olduğunu ekledi.
1520’de Luther Papalık tarafından aforoz edildi. Fakat burjuva ve seküler aristokratlar Luther’i destekledi ve Luther ulusal bir kahraman haline geldi. Saksonya Prensi Luther’i himayesi altına aldı. Burada Luther İncil’i Almancaya çevirdi ve birçok alman milliyetçisinin seveceği sözler söyledi.
Luther’in hiçbir zaman toplumsal devrim fikri olmamasına rağmen kilisenin eşitlikçi olmayan yapısına karşı devrimci düşünceleri olmuştur.
Köylülerin sadece dini aristokrasiye değil bütün feodal sisteme karşı ayaklanmaları üzerine Luther ilk başta uzlaştırıcı bir tutum sergilemiş daha sonra İncil’in kurallarının hayata geçmesi için kan dökülmesini istemediğini belirtmiş ancak daha sonra köylü ayaklanması tehlikeli bir hal alınca kiliseyi, aristokrasiyi, burjuvayı desteklemiştir köylülere karşı. Şiddetin köylüler tarafından kullanılması halinde tehlikeli bir hal alacağını anlayan Luther, daha pasif bir direnişi savunmuştur. 1517’de devrimci olan Luther 1525’de muhafazakâr olmuştur.
Luther’in en devrimci düşüncesi Hıristiyanlık hakkında insanların tanrıya aracı olmaksızın ulaşabileceğidir. Bu düşünceye göre kilise yapısı ve papazlar önemsiz hale gelecekti ancak köylü isyanı ile bunun tehlikeli olabileceğini görmüş Protestan Kilisesi’ni kurarken sadece bazı Katolik ritüellerini kaldırmıştır. Burada yine görebileceğimiz üzere Luther devrimci olamamıştır.
Protestan Kilisesi ile Katolik Kilisesi arasında en büyük farklılık Luther’in kilise kralın kontrolü altında olmalıdır düşüncesidir. Bu şekilde Luther hem Alman Kilise’sini papalıktan korumuş oluyordu hem de burjuvaya dini aristokrasiyi bitirip ulusal monarşiyi kurma imkânı veriyordu. Luther hatta eğer kral Protestan ise aynı zamanda kilisenin liderliğini de yapmasını istemiştir.
Bu dünyanın düzenini Tanrı koyduğu için bu sisteme herkesin uymasını savunmuştu Luther. Herkesin yeteneklerine göre bir sınıflandırma yapılmıştı tanrı tarafından ve köleler bu düzene karşı çıkmamalıydılar efendileri dinsiz, adaletsiz veya Türk bile olsa.
Luther ve Türkler
Luther’in Türklere bakış açısı ilginçtir. I. Viyana kuşatmasına kadar Türklere karşı savaşılmaması gerektiğini Türklerin tanrının Roma Kilise’sinin günahlarına karşı göndermiş olduğu bir ceza olduğunu savunurken I. Viyana kuşatmasından sonra ateşli bir biçimde Türklere karşı ortak savaşı savunmuştur (1).
* Bu yazı Alaaddin Şenel’in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı kitabının ilgili bölümünün büyük ölçüde özeti şeklindedir.
M. Akif Memmi
1- Soykut M.,Avrupa’nın Birliği ve Osmanlı Devleti,2007,106
Özür diliyor muyuz?
Ben daha çok ikinci konu ile ilgili bazı düşüncelerimi belirtmek istiyorum. İlk önce metne bir bakalım;
“1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”
Özür metnine baktığımızda bir kere soykırım kelimesinin geçmediğini görüyoruz. Yani metni imzalayanların soykırımı kabul ettiği iddiası bence doğru bir yaklaşım değil. Hele insanları hain diye nitelemek acımasızlıktır diye düşünüyorum. Cümle de geçen kendi namıma kelimelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum bu demektir ki burada devlet adına ya da başkaları adına özür dilenmiyor yani kimsenin atası, dedesi bu işin içine girmiyor.
İmza atanlar arasında Halil Berktay gibi bir tarihçi var. Berktay Neşe Düzel ile bir röportajın da o dönemde çok büyük bir kıyımın olduğunu söylüyor Ermenilere karşı ama hiçbir zaman devlet bu soykırımı tanısın demiyor. Yani bu metni imzalayanlar arasında devlet soykırımı tanısın diyenler yok. Bundan dolayı bu metnin soykırımı tanıma metni olduğunu çıkarmak bence yanlış.
Tabi bizim vatandaşlar hemen ayaklandılar. Bu vatan hainliğidir, bunlar aydınsa biz aydın değiliz tarzı tribünlere oynayan sloganlarla. Hemen bir vatansever de bu özrün geçtiği siteyi hacklemiş (yeni bir dedikodu: Hacklemenin içişleri bakanlığında bir bilgisayar tarafından gerçekleştiği). Helal olsun analar ne evlatlar doğuruyor. Kemal Kerinçsiz’e bir emriniz var mı diyen bir hâkim de suç duyurusunda bulunmuş site kapansın imzalayanlar 301’den yargılansın diye. O da haklı aslında bunların 3’ünü Taksim’de sallandıracaksın bir daha oluyor mu? Dikkat ettim bunların bazıları başörtüsüne özgürlük metnine de imza atmışlardı yani yılanın başı büyümeden kafasını ezmek lazım.
3-5 kişi bir araya gelmişler bir konuda fikir beyan etmişler kendilerini bağlar demek bu kadar zor mudur? Bir site mi ülkemizin menfaatlerini mahvedecek? Biz burada kendi kendimize ne kadar gelin-güvey olursak olalım dünyanın birçok yerinde insanlar Türkler 1915’de soykırım yaptılar diyorlar, öğreniyorlar. Mesele Tarihçileri ön plana çıkarmak bu konunun Ermeni tarafının anlattığı biçimde olmadığını dünyaya anlatmaktır. Tabi bu sokakta slogan atarak, adam vurarak, küfür ederek olmaz. Çalışmak lazım gelir. Neyse konudan sapmayalım…
Bu konuda en güzel tepkiyi Cumhurbaşkanı Gül verdi. Her türlü görüş tartışılabilmeli diyerek tavrını koydu. Cumhurbaşkanlığı makamına giderek daha fazla yakışmakta Abdullah Gül.
2008 Liberalizm Konferansının ardından…
İlk olarak katılımcı sayısı 150-200 kişi civarıydı. Ben bunu yadırgadım işin gerçeği daha fazla insan bekliyordum ve en az 20-30 kişininde çalışan ya da yorumcu olduğunu unutmamak lazım. Ayrıca bayan nüfusu oldukça azdı başörtülü sayısı hemen hemen hiç yoktu. Gelen birçok konuşmacının gazete ve televizyonlarda boy gösteren insanlar olduğunu düşünürsek bence gelen sayısı azdı.
Konuşmaların hemen hemen hepsi oldukça doluydu çok faydalı oldu istifade etme imkanı buldum ayrıca samimi bir ortam olması daha güzeldi.
İhsan Dağı’nın bölgesel güç tanımlaması, Bahadır Akın’ın istatislikleri, Emre Aköz’ün çıkışları en çok aklımda kalanlar. Son oturumda Ergun Babahan, Yasemin Çongar ve Gülay Göktürk’ün yorumları da başlı başına farklı bir konferans konusuydu.
Ayrıca;
• -Bir Diyarbakır’lı izleyicinin Taraf Gazetesini beğendiklerini belirtip Diyarbakır’da kahveler de bu Ahmet Altan çok iyi, hoş bir de pekekeli olsa ne güzel olucak demelerini anlatması,
• -Ergun Babahan’ın birçok iş adamının elinde Taraf Gazetesi gördüğünü ve beğenerek okuduklarını belirtip ama hiçbir şekilde Taraf’a reklam ver(e)memeleri belirtmesi,
• -Yasemin Çongar’ın Alkım grubu dışında kesinlikle başka bir para kaynağımız yok ve bir sürü ünlü iş adamlarından destek maili almamıza rağmen iş reklama gelince hiçbir şey olmuyor demesi,
• -Emre Aköz’ün kemalistlerin hepsi liberallerden nefret eder ama biz gene de Atatürk posteri (belediyenin salonunda sürekli bulunan Atatürk posterini kastederek) altında konferans yapıyoruz boşuna çalışıyoruz demesi,
• -Yine Emre Aköz’ün bir soru üzerine Türkiye’de liberal gazeteci olmadığını ve evinde kitapları arasında en küçük yerin liberalizmle alakalı kitapların olduğunu hiçbir yazarında liberalizm kitaplarını okumadığını belirtmesi,
• -Yine Güneydoğu kökenli bir izleyicinin Diyarbakır’da arıcılık üzerine konferans yapılır mevzu döner dolaşır Kürt meselesine bağlanır demesi,
• -Başka bir izleyicinin sorusunda Cuma namazlarında Türkçe vaaz veriliyor anlamayan bir sürü Türkçe bilmeyen Kürt yaşlılar olduğunu söylemesi, (bunu daha önce hiç düşünmemiştim)
Ve ayrıca liberallerin kendilerini bol bol eleştirmesi dikkatimi çeken olaylardı.
18 Ekim 2008 Cumartesi
Çok ama çok teşekkürler Sayın İlker Başbuğ/ TARAF
Tam da sivilleri de çağırıp, terörle mücadele konusunda sizden farklı düşünenlerin de görüşlerini almaya başladığınızı gördüğümüz bir sırada, medya “muhtırası” ile karşılaştık. Güler yüz, tolerans, öteki tarafları da dinliyormuş gibi yapmak, meğerse hepsi sadece bir “imaj” çalışmasıymış. Hem de Taraf’ın bir manşetiyle düşebilecek kadar yapay ve iğreti duran bir maske şeklinde...
Son “konuşmanızdan” sonra biz de defalarca kendimizi sorguladık. Hatta o kadar sorguladık ki; Ahmet Altan’ı telefonla arayarak 16 ekimde size hitaben yazdığı makalesi için tebrik ettik. Hatta o makaleyi alan on binlerce web sitesindeki okuyucu yorumlarındaki yüz binlerce sıradan insanların değerlendirmelerini okuduk. Ve inanın sayın paşam, sessiz bir çığlık şeklinde milyonların ‘Ahmet Altan’ın arkasında olduğunu gördük...
‘Akan kanda boğulmamak’ için hangi tarafta bulunduğumuzu/ bulunmamız gerektiğini yeniden gözden geçirdik. Hangi tarafta olduğumuzun yeniden farkına vardık: Biz bu ülkede akan kanın ‘artık yeter’ diyerek durmasını isteyenlerin tarafındayız. Çok net olarak bir kere daha açık ve seçik olarak söyleyelim; yanlış yapanın, ‘Ali kıran baş kesen’ numaralarıyla hatalarına sünger çekmeyi arzulamayanların, yaptığı eylem ve fiillerden hesap veren ve şeffaf olanların, demokratik bir hukuk sisteminin yanında olanların tarafındayız. Terör örgütüne açıkça terör örgütü diyen, ama yanlış yapan kurumları da, açıkça hata yapıyorsunuz diye uyaran, ölen gencecik bedenleri; tarafların kini, kafaların anlayışsızlığı, aymazlığı ve düşüncelerin ufuksuzluğu nedeniyle ölmemesi gerektiğini savunan bir taraftayız. Bize yerimizi yeniden kontrol edip nerede olduğumuzu sorgulatıp, doğru tarafta olduğumuzu bir kere daha yeniden değerlendirme olanağı verip, kendimizi sorgulamamızı sağladığınız için çok ama çok teşekkürler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ...
Bu gazete çıktığı günden bu yana, askerî yönetimlerin ve elbette polis devletlerinin ne kadar kötü bir yönetim sistemi olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Beş dakikalık bir basın toplantısında, yüzünüze takındığınız ifadeyle, askerî yönetimlerde neyle karşılaşacağımızı, ete kemiğe büründürüp bize gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Orgeneral Sayın İlker Başbuğ...
Savurduğunuz tehditlerle, herkesi tarafını seçmeye çağırıyorsunuz. Doğru tarafta olmayanları, akan kanın sorumlusu olarak lanse ediyorsunuz. Bunu yaparak askerî rejimlerde sizin olduğunuz tarafın mecburi istikamet olarak tek yön olan “doğru taraf”tan başka hiçbir bir tarafın/ yönün olmadığını, veciz bir şekilde bize anlattığınız için çok ama çok teşekkürler Sayın İlker Başbuğ...
Sabah kızıyorsunuz akşama mahkemeler devreye giriyor ve yasaklamalar geliyor. Oysa o savıcıların görevlerinden biri ve belki de en önemlisi de, askerî yetkililerin görevlerini tam yerine getirip getirmediğini incelemek. Askerî rejimlerde bu çarpık sistemin “tak diye emir verip, şak diye uygulandığını” hem de en hızlı bir şekilde nasıl işlediğini, “bağımsız” mahkemelerin ne kadar ‘bağımlı’/ “bağımsız” olduğunu gösterebildiğiniz için çok ama çok teşekkürler İlker Başbuğ...
Demokrasi adına yola çıkıp ‘demokrasi getireceğim’ diyenlerin, askerin bağırması karşısında, yanınızda ‘hazır ol’da duran komutanlardan bile daha iyi şekilde esas duruşa geçebildiğini gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Sn. Başbuğ...
Yapılan bir hata varsa bunun hesabını vermek yerine, askerî rejimlerin “mutlak sorumsuzluk” prensibine dayandığını, bir kez daha görmek istemeyenlere ve hatta körlere bile gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Başbuğ...
En masum bir söylem olan “hepinize teşekkür ediyorum” sözünün bile, öfkeli bir askerin ağzında nasıl da tehdide dönüştüğünü bizlere gösterdiğiniz için de çok ama çok teşekkürler...
Bağırmanızla siyasetçileri korkutup arkanızda hizaya geçirebildiğinizi nasıl da gösterdiniz. Bunu yaparken de, bu ülkeye demokrasi gelecekse siyasetçinin hoş zamanlarda demokrasi nutukları çekerlerken, zor zamanlarda hazırola geçmesi ile gelmeyeceğini nasıl da gösterdiniz. Demokrasinin bir kurum ve kültür gerektirdiğini, sivil toplumum olmadığı bir ülkede en demokrat bireyi de getirseniz, askerin “hizaya geeeeeeellllllllll” komutuyla sıraya dizildiğini tatlı su demokratlarına nasıl da gösterdiniz. Bir teşekkür de umutmuş gibi gözüken ateş böceği siyasetçilerin, bir ‘sakıncalı piyade’ Uğur Mumcu kadar bile olmadığını gösterdiğiniz için. Neymiş efendim, Adnan Menderes, Turgut Özal ve kendi resmini ‘demokrasi kahramanları’ diyerek ‘posterrrr’ şeklinde kullananlara, ‘boş verrrrrr’ deme hakkını bize verdiğiniz için, çok ama çok teşekkürler...
İlker Başbuğ Bey, umuyoruz ve arzuluyoruz ki, basın özgürlüğü ve demokrasiye karşı bağırarak son nefeslerinizi de tükettiğinizin farkındasınızdır. Allah korusun, –şeytan kulağına kurşun- eğer Dağlıca ya da Aktütün benzeri bir olay daha bu ülkenin herhangi bir yerinde yaşanırsa; bağırmanın/ çağırmanın/ kuvvet komutanlarını arkaya dizerek basına demeç vermenin de bir işe yaramadığını göreceksiniz.
İlker Bey, eğer Dağlıca ya da Aktütün benzeri bir olay bu ülkenin herhangi bir yerinde yaşanırsa; çok ama çok acı olan ve ‘fevkaladenin fevkinde’ endişeye neden olacak ve sonuçlar doğurabilecek bu olayın ne demiş olduğunu, ‘sessiz çığlıkları’ ile şehit olan oğullarına sarılan eli öpülesi anaların hıçkırıklarında işte o zaman, bir kez daha, çok ama çok çok çok acı bir şekilde, görmüş/ duymuş/ kokmuş/ tatmış/ hissetmiş olacaksınız. İnşallah, Tanrı sizi korusun ve yüceltsin ki, o gün hiç ama hiç gelmesin. Ama eğer gelirse ne yapacaksınız?.. Ya da olumlayarak söyleyelim, gelmemesi için neler yapacaksınız?..
Her şeyde bir hayır var mıdır?
Ülkemizde her gün yeni olaylarla karşılaşıyoruz bunların bazıları üzücü bazıları sevindirici. Ama kimi olaylar zahiren kötü olsa da iyi sonuçlar doğurabiliyor. Bunun en bariz örneği en son gerçekleşen Aktütün baskını oldu.
Aktütün baskınının görünüşüne bakarsak eğer 17 tane şehit vermişiz daha fazla gazimiz var. Bu haberlerin hepsi yüreğimizi yaktı, bizleri yasa boğdu. Ama bu baskının nasıl olduğuna ne zaman olduğuna sakin bir kafayla bakabilirsek eğer görebileceklerimiz hayırlara vesile olacak şeyler.
Bir kere bu saldırı ile birlikte askeriyenin kendi üstüne düşen görevlerini yeterince yerine getirmediği anlaşıldı. Karakolun konumu, istihbarat konusunda yapılan ihmaller ya da hava kuvvetleri komutanın baskın sırasındaki ve baskından sonraki hali bu konunun bariz örnekleri. Bu konuda medya da neredeyse bir mutabakat var ve bu konu tartışılmakta. Aslında benzer ihmaller Dağlıca baskınında da vardı ama bu kadar öne çıkmamıştı çünkü o ilkti Aktütün ikinci oldu. Yani artık mızrak çuvala sığmaz oldu.
Şimdi olayın olumlu ne gibi sonuçlar doğurabileceğine bakarsak eğer askeriyeyi Türkiye’de tartışmak kolay değildir. Yanlışta anlaşılan bir konu var askeriyenin tartışılması askeriyeyi her zaman yıpratacak diye bir kaide yoktur sürekli olarak aynı meslekte bulunan insanlarda belli bir müddetten sonra mesleki körlük ortaya çıkar yani olaylara farklı açıdan bakma veya farklı çözümler bulma yetisini kaybeder. Askeriye eğer gelen eleştirileri bunlar bizi yıpratmak istiyor yerine sağlıklı bir gözle değerlendirebilirse çok ders çıkaracakları açık. Daha korunaklı karakollar, mesleği asker olan insanların bu tarz görevlerde bulunmaları gibi…
Bu üzücü olayın ikinci bir olumlu olabilecek sonucu ise bundan Türkiye’de ordunun konumunun daha kolay eleştirilebilmesidir. Yani artık ordunun yerli yersiz siyasi açıklamaları ya da harcamaları daha kolay gündeme gelecektir. Ordunun Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasını ya da harcamalarının sivillerin kontrolü altına alınması tartışması vatan hainliği ya da vatanperverlik noktasından daha sağlıklı bir tartışma alanına girecektir. Hoş ben yine de tartışmaların bundan önce ki benzer noktalarda kalacağını düşünüyorum nasıl Dağlıca unutulduysa Aktütün’de unutulacaktır ama yine de birilerinin hatırlayacağını ve hatırlatacağını düşünüyorum.
Şimdi bir de bu saldırının zamanlamasına bakalım ve Dağlıca baskını ile ilgili benzerliklerini düşünelim. Aktütün saldırısı Balıkesir’de yaşanan üzücü olayların üzerine geldi. Dağlıca’da tam Dtp binalarının taşlandığı bir zamanda olmuştu. Şimdi her şehide 5 Dtp’li diyenler var o zaman da benzer şeyler vardı. İki baskında seçim arifesi olması tesadüf sayılamaz bence. Dağlıca baskınından sonra K.Irak’a girelim diyenlerin yine aynı şeyleri söylemesi trajikomik…
Sonuç olarak ülkemizde Bülent Ersoy gibi “Oğlum olsa askere göndermem” diyenler artıyor, askerliği gereksiz olarak görenler artıyor. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu bu. Her Türk asker doğardan nasıl bu konuma geldik. Bence normalleşmeye başlıyoruz, sivilleşiyoruz…
Son olarak Ertuğrul Sağlam bildiğiniz üzere istifa etti ve herkes bu istifayı alkışladı. Konumuzla ilgisi bunun ne diyebilirsiniz ama bazen gitmek kalmaktan daha iyidir. Hem kurumunuzu daha fazla yıpratmamak adına hem de kendinize daha fazla sıkıntıya sokmamak adına istifa etmek en doğru adım olabilir eğer şimdi bir kelle verilmezse ileride daha çok başlar verilebilir. Anlayan anladı…
M. Akif Memmi
2 Temmuz 2008 Çarşamba
Amerika'dan Mektup
Gazetelerimiz yine çok önemli bir haberi kaçırdılar bu haber hatta geçen sefer yakaladığım irticai faaliyetlerden bile önemli. Efendim bizim üniversite öğrencilerimiz çoktan beri Amerika’nın emperyalist sömürgeci emelleri çerçevesinde ismi Work and Travel olan ama içeriği zeka küpü geleceğimiz olan gençlerimizi çok ucuz fiyatlara çalıştırmak ve ondan sonra da kazandıkları 3-5 kuruşu yine Amerika içerisinde harcamalarını sağlamak olan bir programa katılmaktalar. Her ne kadar bu program benim midemi bulandırsa da daha da kötüsü meydana gelmiş. Artık Amerika öğrencilerimizi sömürmekle kalmayıp dinlerini de değiştirmeye uğraşıyorlar. Bakınız YMCA (Youth Men’s Christian Association ) bunlar Türk öğrencileri hem yanlarında çalıştırıyorlar ucuza hem de kiliseye davet edip akıllarını çelmeye çalışıyorlarmış. Bu örgütün amacı da Hıristiyanlık düşüncelerini hayata uyarlamakmış. Durum vahim anlayacağınız…
***
Evet, aşağı yukarı 2 haftadır Amerika’da farklı bir tecrübe yaşıyoruz. Bunun ışığında birkaç değerlendirmemi paylaşacağım. Tabi bu değerlendirmelerim daha çok kaldığım yerle ilgili olacağından ve burada ki izlenimlerimden oluşacağından bütün Amerika’ya genellemek doğru olmayabilir.
İlk olarak yurtdışına çıkınca insanın kendi ülkesine bakış açısı nasıl oluyor ve neler değişiyor konusuna değineceğim. Benim gibi günde 10-15 köşe yazısı takip eden 3-5 bloğa bakmadan uyumayan biri için kendi ülkemden çok uzağa gitmek oldukça ilginç oldu. Artık sadece güncel yazılardan ziyade daha geniş perspektifli yazıları okumaya çalışıyorum. Bunun bir sebebi burada sabah olunca Türkiye’de akşam olması da olabilir çünkü buradan önemli diye baktığınız bir haber Türkiye’de çoktan gündemden düşmüş oluyor. Bir de insan daha çok bizim ülkemizin neyi eksik ki buralardan geri kalmış diye düşünüyor insan bunun nedenini daha çok güncel olaylara değil devamlılığı olan olaylara, kurumlara bakarak çıkarılabilineceğini düşünüyorum. Bu sebeplerden dolayı güncelden uzaklaştım ister istemez. Bir de tabi buradan ne alınıp Türkiye’de satılır ya da Türkiye’den ne getirilir düşüncesi var ki o yazımın konusu değil…
Tanıştığım Amerikalılara genelde şu soruları sordum; Türkiye hakkında ne duydunuz? ne biliyorsunuz? Gelecek seçimler de Obama’yı mı? Yoksa Mc Cain’i mi? destekleyecekleri konusu ve Irak, İran hakkında ne düşündükleri. Genelde Türkiye bilgileri çok zayıf en fazla 2-3 kelime Müslüman, İstanbul gibi…
İkinci soruma aldığım cevap ise biraz beni şaşırttı. Kaldığım yerde genelde Hıristiyan muhafazakârlar var. Şuana kadar konuştuklarımın biri dışında hepsi Obama’yı destekliyor. Obama’nın Demokrat aday olduğunu ve daha liberal olduğunu hatırlatayım. Muhafazakârların Obama’yı oldukça şiddetli bir şekilde desteklemesi bana garip geldi. Mc Cain’i destekleyen sadece bir kişi ile karşılaştım ama tabi bu amca görmüş geçirmiş 70 yaşında biriydi. Obama’nın siyahları aşırı sevdiğini bunun beyazlar için tehlike olabileceğini, tecrübesiz olduğunu, vergileri artırıp fakirlere para dağıtacağını bunun yüzünden artık para kazanmanın zorlaşacağını hatta bizlerin bile bir daha Amerika’ya gelmeyeceğini söyledi. Ayrıca Bush yönetimini beğendiğini onun teröristlerden Amerika’yı kurtardığını ve tarihin onun hakkını vereceğini söyledi. Hatta eğer Obama seçilirse Amerika’nın büyük bir hastalığa yakalanacağını da ekledi.
Obama’yı destekleyenler daha ziyade onun siyah olmasından ve fakirlerle birlikte çalışmasından babasının Bush gibi zengin olmamasından bahsettiler. Ayrıca kürtaj konusunda Obama’nın liberal tutumu da gençleri etkiliyor gibi. Türkiye’de ki başörtüsü tartışması burada ki kürtaj tartışması gibi.
Amerika’daki gündem şimdilik böyle şimdi de birazcık Türkiye gündemine bakalım;
İkinci büyük gözaltı furyası dün yaşandı. Birincisinde olduğu gibi yine dokunulmaz denen bazı önemli insanlar gözaltına alındı. Hukuk çok önemli bir köprüden geçiyor. 367, başörtüsü kararı, Ergenekon ve kapatma davası buna tabi F. Gülen Hoca ile ilgili kararı eklemek mümkün. Bütün bunlardan sonra çıkan sonuçlar kimseyi memnun etmeyecek sonuçlar oldu ve muhtemelen olacak. Acilen hukukun önemini kavramamız lazım hukuk demokrasi herkese lazım olan şeylerdir. Bugün güçsüz olanlar yarın güçlü olup aynı kanunlara göre sana haksızlıklar yapabilirler. Hukuk haksızlıkları önleme kurumudur. Mahkemelerin her verdiği karar doğru olacak veya hakkı gözetecek diye bir şey yok. Bugün mahkemeler darbe planladıkları için birilerini cezalandırabilir bu doğru bir karar olur ama bu karar başka bir mahkemenin bir partiyi kapatmasını meşrulaştırmaz ya da birilerini hakkı gözeterek beraat ettiren mahkeme başkalarını mahkûm ederse bu doğru olacak diye bir şey yoktur.
Bu arada Ufuk Uras ve DTP’li milletvekillerini tebrik ediyorum. Sanıyorum bu hafta darbe girişimcilerinin hesabını sormak için meclise önerge verecekler. Bu geçtiğimiz hafta ki darbelere karşı yürüyüşten sonra ikinci bir milat olucak.
Benim şuana kadar anladığım en önemli şey Amerika’ya gelince ne kadar önemsiz şeylerle uğraştığımız oldu ülkemizde. Buradakilere biraz kendi ülkemizin siyasi durumundan bahsedince ağızları açık pek fazla bir şey anlayamadan dinliyorlar. Güzel günler görürüz inşallah…
M. Akif
5 Haziran 2008 Perşembe
Anayasa Mahkemesinin Kararı
Anayasa Mahkemesi 367 kararından sonra pekte sürpriz olmayan bir karar daha aldı başörtüsü düzenlemesi hakkında. Kararda anayasanın 2. maddesine gönderme var yani üniversitelere başörtülülerin girmesini değişmesi teklif dahi edilemez laiklik ilkesine aykırı buldu. Yani;
''Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır''
Ve
''Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir”
Bu eklemeleri laiklik ilkesine aykırı buldu Anayasa Mahkemesi. Bu karardan Ak Parti’nin de kapatılacağını çıkartsak yanlış bir çıkarımda bulunmuş olmayız. Anayasa Mahkemesi A. Gül’ün selefinin yaptığı göreve soyunduğunu söyleyebiliriz. Ancak mahkeme gibi bir organın muhalefet görevine soyunması kabul edilemez. Bu insanların yargıya olan güvenini yok eder. Bu karara birkaç açıdan yaklaşırsak eğer;
- Ak Parti MHP’nin oyununa gelmiştir. Kanunu ilk teklif eden MHP olmasına rağmen Ak Parti kapatılacaktır.
- Ak Partinin bu değişikliği bekletmesinin doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Eğer bu düzenleme Anayasa Mahkemesi üyelerinin değişiminden sonra olsaydı sonuç daha farklı olacaktı çünkü daha önceki kararlardan alıştığımız bir oy dağılımı ortaya çıktı: 9 kabul 2 ret.
- Bugün yargının verdiği kararı alkışlayanlar yarın maalesef alınacak diğer kararlara demokrasi gerekçesiyle itiraz hakkı kalmamaktadır.
- Şuan ki sistemimiz juristokrasidir. Kimse Türkiye’de demokrasi var ya da özgürlükler ülkesidir demesin. Ali Babacan'ın sözleri doğrudur.
- Mecliste alınan bir karar herhangi bir şekil hatası olmamasına rağmen kendilerini ülkenin patronu zannedenler tarafından iptal edilmiştir.
- CHP ve DSP en önemli görevleri olan alınan kararları Anayasa Mahkemesine götürme görevlerini başarıyla değerlendirmiş. Anayasa Mahkemesi bu güzel pası ağlara gol yapmakta zorlanmamıştır.
Bu kararı eğer kapatma davası ile birlikte değerlendirirsek Ak Parti geleneği yine mağdur durumda olacaktır ve yine oylarını artırıp geri dönecektir. Ak Parti arkasında ki özgürlükçü kitleyi arttırarak yoluna devam edecektir. İnşallah Ak Parti demokrasinin daha fazla takipçisi olacaktır.
Ama madalyonun diğer yüzüne bakarsak bu karar Ak Partinin şuana kadar yaptığı hataları kapatacaktır. Özellikle ekonominin gidişatı daha da kötü olacaktır. Bunda Ak Parti’nin hataları büyükken fatura Anayasa Mahkemesine çıkacaktır. Ne demiştik zamanında içimizde gizli Ak Partililer var.
30 Mayıs 2008 Cuma
Hürriyet’in pas geçtiği manşet!
İki gündür sabırla beklemekteyim her sabah erkenden Hürriyet Gazetesini alıp büyük bir umutla önce manşetine sonra da acaba deyip iç sayfalara bakıyorum ama nafile demek ki laik demokratik Türkiye’mizin yılmaz savunucusu Hürriyet ya yeteri kadar iyi çalışmıyor ya da bir satılmışlık söz konusu.
Artık daha fazla bekleyemeyeceğim. Her Atatürkçü laik Türk vatandaşı olarak asli vazifemi yerine getirerek bu olayı ben kamuoyuna açıklayacağım.
Efendim Pazar günü bir kamu kuruluşunun açılışına davetliydim. Pek görüşlerimiz birbirini tutmasa da bu arkadaşımın davetini kıramadım zaten son yurt dışından kapatma davası aksine gelen görüşler canımı sıkmış biraz hava alırım diye düşünmüştüm. Hem zaten ulu önder İstikbal göklerdedir dememiş miydi? Bu kurumumuz gurur verici teknolojik altyapıya sahip genç cumhuriyetin çağdaş kurumlarından biriydi.
İşte ben bu düşüncelerle kahvaltı ve öğle yemeği şeklinde olacak açılışa giderken olaylar hiçte tahmin ettiğim gibi gerçekleşmedi.
İlk girişte zaten belliydi bir gariplik olduğu etrafta gereğinden fazla kapalı kadın vardı. İlk gördüğümde herhalde temizlikçilerdir diye düşünmüştüm ama bunlar ciddi ciddi açık büfede tabaklarını dolduruyorlardı. O an tam ya burası kamusal alan değil mi diye arkadaşıma soracakken o da ortalıktan kayboldu. Bir yandan da karnım oldukça açtı mecburi sıraya girdim. Önümdekiler tabaklarını hamur işleriyle doldurmaktaydılar. Bunlar zaten fazla et yiyemedikleri için böyleler diye söylemişti bir arkadaşım demek ki hakikaten öyleymiş.
Neyse biran önce bir şeyler yiyeyim üzerine hafif bir şeyler içeyim ayrılırım diye düşündüm. Bir yandan da gözlerim kameramanları arıyordu. Hürriyet, Cumhuriyet ya da Vatan bu haberi pas geçmezdi herhalde.
Tam karnımı doyurdum içecek hafif bir şeyler ararken Cumhuriyetimizin en önemli çağdaşlık göstergesi olan alkollü içeceklerin yer almadığını gördüm masalarda aslında biran garsonlara sormak geldi aklıma ama biraz da korkmuştum. Bu kadar dincinin arasında yani düpedüz mahalle baskısına uğramıştım biran ağlamaklı oldum ama sonra Gazi’nin gençliğe hitabesi aklıma geldi ve pes etmemeye karar verdim ve olayların nereye varacağını izlemeye devam ettim.
Biraz telefonumdan 10. yıl marşını dinledim bu bana biraz moral oldu. Tabi dinlerken kimseye çaktırmadım telefonla konuşur gibi yapmıştım.
Birden ortamda haremlik selamlık bir biçimde oturan erkekler hareketlendi.
İnanamıyordum…
Yemekten sonra göbeklerini kaşıya kaşıya çimlerde oturanlar şimdi üzerlerindekileri çıkarıp top oynamaya başlamışlardı. Kıllı ayı benzetmesinin ne kadar doğru olduğunu düşündüm biraz biraz keyiflenmiştim.
Ama asıl şok olacağım olay henüz gerçekleşmemişti. Tesisin açılışı için kesilen kurdele dualar eşliğinde kesilmişti. Biran kamusal alanda bu kadarı fazla diye bağıracaktım ki yine o mahalle baskısını yaşadım bana bir kadeh içki içme özgürlüğü vermeyen zihniyet şimdi de laikliği zedeleyen uygulamalarına karşı çıkmamı engelliyordu.
Ben artık biran önce gitmeyi beklerken yeni bir şey keşfetmiştim. Evrak arşiv odası tabelası olan bir odaya gereğinden fazla giriş çıkış oluyordu meğersem orayı da lavaboyu kullanmaya gittiğimde fark ettim ki mescit haline getirmişler. Bu kadarı fazlaydı biran önce bu ortamdan ayrılmalıydım. Arkadaşımı zor zahmet bulduktan sonra kendimi iyi hissetmediğimi bahane ederek gitmeye razı ettim.
A ke penin kapatılmasının ne kadar önemli olduğunu iyice kavramıştım. Bu parti mi tarikat mı ne olduğu belirsiz şey bir gün bütün açılışları dualar ile bütün evrak müdürlüklerini mescide çevirebilirdi. Hiç bu kadar yakından mahalle baskısı hissetmemiştim. Bunu biran evvel uzaktan tanıdığım olan anayasa mahkemesi üyesine yetiştirmeliydim. Kapatma davası için bir sebep daha çıkmıştı hatta tanık olarak beni dinleyebilirlerdi.
Bu olayların hangi kurumda olduğunu fotoğrafları ile birlikte hürriyet gazetesine ya da Tuncay Özkan'ın bizkaçparayız.com pardon bizkaçkişiyiz.com platformuna söyleyebilirim. Tabi uygun bir fiyat karşılığında Laik çağdaş Türkiye’yi korumak kolay değil. Yaşadığım mahalle baskısına mahsuben yanlış anlaşılmasın.
M. Akif
3 Mayıs 2008 Cumartesi
Liberalizm= Serbest Piyasa
Liberalizm-I yazımın ardından gelen yorumlar yazının en başında belirttiğim gibi Liberalizm’in bilinmemesinden kaynaklanmakta. Liberalizm ABD’nin resmi ideolojisi değildir aynı bugün ABD’nin Irak’a götürdüğünün demokrasi olmadığı gibi. Ama nedense her sakallıya dede deme alışkanlığımız devam ediyor. Liberalizmle ilgili 2. Yazı olan bu yazı da daha çok piyasa ekonomisi ya da serbest piyasadan bahsedeceğim*.
Öncelikle geçen günlerde gördüğüm bir haberi paylaşayım sizlerle;
“Turkcell’in düzenlediği İşTcell Liderler Konferansı için Türkiye’ye gelen General Electric’in efsane CEO’su Jack Welch’in iş dünyası temsilcileriyle yaptığı toplantıya, İshak Alaton’la yaptığı Adam Smith-Karl Marx tartışması damgasını vurdu. Welch’in bir saate yakın konuştuğu toplantının sorular bölümünde Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İsak Alaton’un önceden kaydedilmiş sorusu ekranda gösterildi. Alaton, sorusunda petrol fiyatlarının 112 dolarlı rakamlara ulaştığı, petrol üreticisi ülkelere yılda 1.5 trilyon dolar kaynak gittiği ve artan enerji fiyatları nedeniyle gıda fiyatlarının da anormal yükseliş kaydettiğine dikkat çekerek “Bu durum binlerce insanın açlık ve yoksulluk çekmesine ve hatta ölümüne yol açıyor. Serbest piyasa ekonomisi artık işlevini yerine getiremiyor mu? Adam Smith öldü sanırım. Çözüm için insanlığın Karl Marx’ı yeniden keşfetmesi mi gerekiyor. Bunu burada birlikte yapabilir miyiz” sorusunu dile getirdi.
BÜYÜK ALKIŞ • Alaton’un sorusu salonda bulunanlardan yoğun alkış alınca Welch “Sanırım salondakiler sorunun içeriğine değil de akıllıca ve komik olmasına alkış tuttu. Yoksa burada bulunan hiç kimsenin serbest piyasa ekonomisine inançsızlığı olduğunu sanmıyorum” yanıtını verdi. Welch “Kapitalizm eksikliklerine rağmen, mevcut sorunlara ve ihtiyaçlara yine de en iyi cevap veren sistem. Mükemmel çalışmasa da çağın ihtiyaçlarına en iyi çözüm yolları sunuyor. Mutlaka alternatif enerji kaynakları bulunmalı. Yenilebilir enerji kaynaklarının geliştirilmeli ve nükleer enerji konusunda da adımlar atılmalı. Günümüzde herkesin her konuda farklı fikirleri var. Bu da serbest piyasa ekonomisinin kötü yanı denebilir. Yoksa Karl Marx’ı mevcut sorunlara bir çözüm yolu olarak görmenin saçma olduğunu düşünüyorum” dedi.”
Türkiye’nin sayılı iş adamlarından İshak Alaton’un sorusu ya onun serbest piyasayı hiç bilmediği ya da ahbap-çavuş ilişkisi içerisinde zengin olduğu için şuana kadar serbest piyasa ekonomisinden fayda görmediği olabilir. Aynı şekilde diğer iş adamlarının alkışlaması da olayın vehametini gösteriyor. Welch tabi Türkiye’de dönen numaralardan devletin belli kişileri zengin etmesinden habersiz olduğu için soruyu anlayamamış.
Serbest piyasa ekonomisi arz ve talebin birlikte olduğu, tüketicinin egemen olduğu sistemdir. Serbest piyasanın temelleri;
— Özel mülkiyet
— Tercih ve girişim özgürlüğü
—Kişisel çıkarlar “görünmez el”
—Rekabet
—Sınırlı devlet
—Serbest ticaret
Kısaca değinecek olursak sırayla özel mülkiyet; her şeyin başıdır. Size ait olan bir şeyin tasarrufu size aittir. İstersen satarsınız ister saklarsınız. Tercih ve girişim özgürlüğü; Tüketiciler için tercih özgürlüğü yani birçok seçenekten seçim yapmak. Girişim özgürlüğü ise üreticiler için yatırımlarının önünde engel olmaması. Fiyatları arz ve talep belirler. Eğer böyle olmazsa kara borsa olur. Kişisel çıkarlar; İlk kulağınıza geldiğinde kişisel çıkarlar hoş gelmese de kişisel çıkarlar olmadan olmaz. Kasap kişisel çıkarları olduğu için para kazanması gerektiği için size et satar sizi sevdiği için veya faydalı olduğu için değil. Kasap kişisel çıkarını ne kadar çok düşünürse yani ne kadar çok para kazanmak isterse bizler o kadar daha ucuz et yeriz ya da daha lezzetli et yeriz çünkü kasap ya daha ucuza satıp sürümden kazanacaktır ya da daha kaliteli et getirecektir daha çok satmak için. Aynı şey diğer ticaret erbabı için de geçerli. Rekabet koşulu çok önemlidir. Rekabet olmaksızın piyasa sistemi yaşayamaz. Bu yüzden serbest piyasa ekonomisine serbest rekabet sistemi de denir. Rekabet herkesin en iyi becerdiği işi yapmasını ve her üretim faktörünün en çok gerekli olduğu yerde kullanılmasını, yani en etkin kaynak tahsisini sağlayarak ilerleme ve gelişmenin yolunu açar. Herhangi bir kimse veya işletmenin, belirli bir alanda bütün gücü ele geçirerek diğer insanların özgürlüğünü kısıtlamasını önler[i]. Yani Doğan grubu bir tekeldir medya da bunun liberalizmle ya da kapitalizmle alakası yoktur. Sınırlı devlet; Devletin olmayacağı bir sistemi günümüzde düşünmek zor böyle bir örnek yok. Ama bu devletin sınırlarının yetkilerinin sınırlı olmamasını gerektirmez. Devletin görevi bir önceki yazımda da belirttiğim gibi milli savunma, adalet, iç güvenlik gibi piyasanın üretemeyeceği şeyler olmalıdır. Serbest ticaret; ticaretin serbest bir biçimde yani vergilerden muaf gümrük vergilerinin olmadığı bir şekilde devam etmesini ister. Bildiğiniz üzere gümrükler yolsuzluklarla anılmaktadır ve genelde bu tarz yerlerde rüşvet ve rant sürekli olarak devam eder. Serbest ticaret ve Korumacılık birbirinin zıt anlamlısıdır.
Bugün serbest piyasa koşullarına uyulmaması ve korumacı politikalar izlenilmesi büyük problemlere yol açmaktadır. “Tarımda kendini koruyan ve içe kapalı bir politika izleyen AB; artık kimi uzmanlarca dünya tarımındaki bu son krizin nedenlerinden biri olarak da sayılmaktadır[ii].” Bu gibi korumacı politikalar kaynakların israf edilmesine yol açmaktadır.
Karma ekonomi denen yani bazı üreticilerin kamu elinde bazılarının özel mülkiyette olması piyasa gerçeğini değiştirmez. Bizde en fazla ihmal edilen husus sanki kamu kuruluşlarının para kaynağının vergiler olmadığını düşünmektir. Kamu kuruluşları zarar ederse eğer bunu kapatmak için vergi olarak geri döneceklerdir. Vergilerin kimin üzerinde kalacağını ve üretim ve tüketimi nasıl etkileyeceğini, vergi toplayan hükümet değil, pazarın işleyişi belirleyecektir. Sonuçta, kamu işletmelerinin nasıl çalışacağını da hükümet değil, piyasa belirleyecektir[iii].
Bu yazıda serbest piyasa ekonomisini inceledik. Bir sonra ki yazıda Türkiye ve serbest piyasa ekonomisi ve liberalizmi incelemeyi düşünüyorum. Bu yazı ve gelecek yazı da özellikle ekonomi ile ilgilenen arkadaşların katkılarıyla daha faydalı hale geleceğini düşünüyorum.
*Bu yazı da büyük ölçüde LDT’nin düzenlediği Hürriyet Mektebinde alınan notlardan faydalanılmıştır.
20 Nisan 2008 Pazar
Liberalizm-I*
Liberalizmin kavramının tarihteki ilk kullanımı 19. Yüzyıl başlarına denk geliyor. İlerleyen zamanlarda “laissez faire laissez passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ilkesiyle özgürlükleri savunan düşünce kavramı olarak literatürde yer alıyor[1]. Yalnız liberalizm kelime manasıyla ya da kullanışıyla baktığımızda her yerde aynı mana anlaşılmıyor. Mesela 19. Yüzyılda İngiltere’de klasik liberalizm ve liberteryanizm (yazıda bunun üzerinde duracağım) anlatılırken, 20. Yüzyıl ABD’sinde etatist ve sol fikirlerle birlikte sosyalizm kelimesi yerine kullanılmaktadır[2].Günümüzde de liberalizm klasik liberalizm ve sosyal liberalizm olarak ikiye ayrılıyor temel olarak. Sosyal liberalizm daha çok sosyal demokrasiye yakın sosyal adaleti gözetir şeklinde düşünebiliriz.Yazının ana konusu olan klasik liberalizme gelirsek. Belki de en önemli kavramlardan biri özel mülkiyet. Özel mülkiyetin önemini anlamak için ve nasıl her şeyi etkilediğini görmek için şu satırlara bakalım;
“Bir ağacın elmaları, tabiat halindeyken, emeğini harcayarak onları toplayan kimsenindir. Çünkü o kişi o nesne için emek harcamış, ona kendinden bir şeyler katmıştır. Diğer taraftan, insan bunu yapmak zorundadır, çünkü yaşaması gereklidir. Bunu yapmak için diğerlerinin rızalarını beklemeye koyulsaydı, muhtemelen, hiçbir zaman ortaya çıkmayacak bir ortak rızayı beklerken hayatını kaybedebilirdi. Hâlbuki insan yaşama hakkına sahiptir. Şu halde, mülkiyet hakkı yaşama hakkından kaynaklanmaktadır.[3] ” Yani özel mülkiyet doğal bir haktır. Bu noktadan devam edersek; eğer bir kişi sizin elmalarınızı almaya kalkarsa bu özel mülkiyete saldırıdır, kabul edilemez. Bu kişi devlette olsa yani vergilerle sizin hakkınızı alıyorsa bu da kabul edilemez klasik liberalizmde.Peki devletin rolü nedir klasik liberalizmde diye soracak olursak eğer piyasanın üretemeyeceği şeyler olarak cevaplayabiliriz. Milli savunma, adalet ve iç güvenlik konusu devletin müdahil olması gereken konulardır. Adalet konusuna özel bir parantez açmak istiyorum. Adaletten kasıt hukuksuzluğu önlemek yani temel amaç kurallar koyup adaleti sağlamaktan ziyade hukuksuzluğu bertaraf etmek. Bu konuya adalet kurumlarının verdiği vicdanları sızlatan kararları örnek olarak verebiliriz. Yani adalet mekanizmasının varlığı hukukun üstünlüğünü bize göstermez. Devletin iç ve dış güvenliği sağlamak ile adaleti sağlamak için aldığı vergiler dışındaki vergilerin hepsi özel mülkiyete müdahaledir. Peki devlet müdahalesi artarsa ne olur;“Her ilave devlet müdahalesi, bütün kötülüklerle mücadele etmenin ve bütün kazançları teminat altına almanın devletin görevi olduğu yolundaki gizli faraziyeyi kuvvetlendirir. Büyüyen bir idari organın artan iktidarı, toplumun geri kalan kısmının, bu organın daha fazla büyümesine ve kontrolüne direnme gücünün azalması ile birlikte yürür. Gelişen bir bürokrasi tarafından yaratılan mesleklerin katlanarak büyümesi, bürokrasi tarafından düzenlenen sınıfların mensuplarını, akrabaları için emin ve saygı gösterilen yerler edinme şansını artırarak, saflarını genişlemeye meyil ettirir. Menfaatlerini büyük ölçüde kamu aracılığıyla bedava kazançlar olarak elde etmeyi bekler hale getirilen insanlar sürekli olarak daha fazla kazanç elde etme uğruna beklentilerini yükseltirler[4] .”
"Birey, “herhangi bir seçme hakkı olmaksızın toplum için çalışmak zorundaysa ve genel hasıladan toplumun onun almasına hükmettiği oranda alırsa, toplumun bir kölesi olur [5] .Peki devlet ne kadar müdahale etmelidir. Bu konuda klasik liberallerin cevabı nettir. Hiç müdahale etmemelidir. Piyasaya tamamen serbest piyasa ekonomisi hâkim olmalıdır. Serbest piyasa ekonomisinin olmazsa olmazı rekabettir. Yukarıda devletin görevleri olarak saydığımız iç-dış güvenliği sağlamak ve adalette rekabet imkânı olmadığı için bu kurumlar devlete bırakılmıştır. Peki devlet herhangi bir sektöre müdahale ederse ne olur;“En tipik misal, yönetim organlarının, evsizliği önlemek gerekçesiyle ev yapım işine girmesidir. Bu yüzden sektörde çalışanların inşa ettiği evlerin değeri düşer, yönetim organları ev arzının daha büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlar. İnşaatın türleriyle ilgili emredici düzenlemeler inşaatçının karını azaltır, böylece onu, sermayesini karın daha fazla olduğu alanlarda çalıştırmaya iter. Bu sürecin muhtemel sonuçları ise konut sektöründe kriz doğması ve yönetim organlarının iyice işe batmasıdır [6] .Devletin görevi bu rekabeti korumaktır. Rekabetin bireylerin hakkına tecavüzle ya da hile ile bozulmasını önlemektir.
Bu yazımda Liberalizmin çeşitlerinden bazı kurumlarından bahsettim. Liberalizm bir yazıda anlatılacak kadar küçük bir ideoloji değil. Bu yazıda özellikle tartışma olabilecek konularda bir çerçeve çizdim. Bundan sonra gelecek yorumlarla ve sorularla ilk yazı dizim olacak bu yazı dizisini devam ettirmeyi düşünüyorum.
M.Akif MEMMİ
29 Ocak 2008 Salı
Neden sürekli darbeci çeteler ürüyor?/Oral Çalışlar (Cumhuriyet)
Başkaları ülkemiz üzerine bir şey söylediği zaman kızıyoruz. Tepki gösteriyoruz. Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinin hedeflerinden birisi de yerli-yabancı ayırmadan susturmaktı.
Siz bir Batılı olarak Türkiye'yi yakından izleseniz ne düşünürsünüz? Son 50 yılında 3 askeri darbeyle yüz yüze gelmiş, bir postmodern darbe yaşamış ülkemizde, bu gelenek bir türlü sona ermiyor. Darbe öykülerinin ardı arkası kesilmiyor.
Unutmayalım! Nokta dergisi bir askeri darbe belgesi iddiası içeren "günlükler" i yayımladığı için askeri savcılık emriyle basıldı ve susturuldu. Unutmayalım! Bu ülkedeki emekli generallerden birisi "ortalığı karıştırmak amacıyla oraya buraya bombalar attığını" göğsünü gere gere anlatmaktan çekinmedi. Unutmayalım! Şemdinli sanıkları serbest bırakıldı...
Tabii askeri darbeler bir günde hazırlanmıyor. Onun için toplumun psikolojik olarak hazırlanması, seçilmiş kurumların bu ülkeyi yönetemeyeceği inancının halk içinde kabul edilir hale getirilmesi gerekiyor.
***
Yaşı elverenler 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi günleri bir hatırlasınlar. Sağ ve sol gruplar köşe başlarını tutmuşlar insan avı yapıyorlardı. Önce sağcıların solcuları öldürmesiyle başlayan süreç, solcuların onlara karşılık vermesiyle devam etti ve daha sonra cinayetler ülkenin gazetecisine, sendikacısına, milletvekiline, eski başbakanına yöneldi. "Siviller yönetemiyorlar" fikri toplum içinde yaygınlık kazandı.
12 Eylül darbesinin ertesi günü eylemler kesildi. Darbeciler hedeflerine ulaşmışlardı.
****
Darbecilerin yöntemleri belli. Kargaşalık yaratmak amacıyla çarpıcı suikastlar düzenlemek, büyük patlamalarla çok sayıda insanı öldürmek, toplum içindeki farklı grupları çatıştırmak.
Bu kez de aynı yolu izledikleri bir gerçek. Ancak bu kez hesaplamadıkları bir darbe aldıklarını söyleyebiliriz. Tabii henüz hesaplaşmanın bittiği söylenemez. Perde arkasında kimlerin olduğunu bilmiyoruz.
Bu nedenle "tehdit" ortadan kalkmış değildir. Burada belki de geçmişten farklı olarak darbecilerin aleyhine bazı olgulardan söz edebiliriz.
12 Eylül askeri darbesi, büyük toplumsal grupların devreye sokulmasıyla gerçekleştirildi. Kahramanmaraş'ta Aleviler kitle olarak hedef alındı. Sağ ve sol gruplar ciddi bir çatışma ortamı içine sokuldu. Polis bile bu kamplaşmaya göre bölündü.
Şimdi böyle bir durum söz konusu değil. Sağ sol çatışması yer yer gerçekleşse bile yaygın değil. Alevi-Sünni gerginliği giderek azalıyor. Türkiye'de askeri darbenin uluslararası arenada ciddi bir desteği olduğunu da söyleyemeyiz.
Bütün bu verileri üst üste koyduğumuz zaman darbecilerin işi eskisine göre çok zor. Bu nedenle asıl hedeflerine ulaşacak gücü gösteremiyorlar.
***
Üzerinde düşünmemiz gereken nokta, ülkemizdeki darbe ruh halinin bir türlü sona ermemesi. Neden Türkiye sürekli darbeci çete üreten bir ülke özelliğini korumaya devam ediyor?
Türkiye, sürekli darbeyle yüz yüze gelen bir Pakistan değil, ama artık darbe sorununu geride bırakabilmiş bir Yunanistan da değil. Türkiye, darbeyle köküne kadar hesaplaşamamış bir ülke.
Türkiye'de darbeciler meşruiyetlerini koruyorlar. 12 Eylül darbecilerini yargılayacak bir hukuk sistemi bile gerçekleştirilemedi. Hâlâ bir darbe anayasasıyla yönetiliyoruz. Hâlâ toplumun bir kesiminde iktidarların demokratik yollarla değiştirilmesine ciddi bir inançsızlık varlığını koruyor.
Ortada bir kurumsal yapı söz konusu olduğu gibi bir de zihniyet sorunu var. Evet, Türkiye Gladio'sunu temizlemedi, temizleyecek bir hesaplaşma yaşamadı. Ama sorun yalnızca bu değil.
"Demokratik meşruiyet", sorunların toplumun iradesine başvurarak çözülmesi konusunda yeterince olgunlaştığımız da söylenemez. "Gelsinler bizi kurtarsınlar" anlayışı azalmış olsa bile kökten yok olmadı. Gücü elinden kaçıran, meşru zemini hemen terk edecek bir anlayış içine giriveriyor...
***
Kırılgan bir demokrasi köprüsünden geçiyoruz. Sallana sallana, korka korka... Bakalım karşı kıyıya sağ selamet ulaşacak mıyız?
Bugün dünden daha mümkün görünüyor...
21 Ocak 2008 Pazartesi
Farka bakın/Rauf Tamer (Posta)
İktidar kanadı şimdiden motivasyon peşinde:
- Diyarbakır’ı isterim, Batman’ı isterim, İzmir’i, Çankaya’yı isterim.
Yani “Şişli hariç” her yeri istiyor.
Peki ana muhalefet?
Yok mu onun istediği bir yer?
Mesela “İstanbul’u isterim, Ankara’yı isterim” falan diyemez mi? İstemek de mi yasak? Yağmasa bile biraz gürler insan.
Sosyal Demokratlara bakın.
Tam bir ölü toprağı.
*
Cumhurbaşkanlığı seçiminde sembolik de olsa bir aday gösteremediler. Mesela Kanadoğlu, anlamlı bir aday olabilirdi.
Şimdi anayasa tartışmaları var, değil mi? Göstermelik de olsa bir taslak hazırlayamadılar.
Türban meselesi konuşuluyor, değil mi? Hiçbir alternatif sunamadılar.
Sadece şikayet ediyorlar. Bir de mahkemeye gitmeyi öğrenmişler. Sosyal Demokratlık böyle bir meşgale mi? Günlük hayatın neresinde kaldı bunlar? Kaç yıl gerisindeler?
*
Bilimde, teknolojide yoklar. Ekonomide hiç yoklar.
Enerji, tarım, sağlık ve eğitimden ne haber?
Sanata ve sanatçıya zaten yabancılar.
Futbol Federasyonunda kıyametler kopuyor ama bunlar hiçbir fikir söylemiyorlar.
Peki, ne iş yaparlar?
Siyaset, sadece konforlu bir hayat biçimi’nden mi ibarettir? Anlamak mümkün değil.
*
Gözüküyor ki bundan sonra seçimler, iktidarı tâyin etmek için değil, ana muhalefeti tespit etmek için yapılacak.
Ve anlaşılıyor ki siyasi yelpaze, yeniden dizayn edilecek.

