27 Eylül 2011 Salı

Türkiye’de Bürokrasi ve YSK

12 HAZİRAN’DA yapılacak genel seçim yaklaştıkça siyasî hava fark edilir biçimde gerginleşmeye başladı. Ağır aksak da olsa bir asrı aşan seçim tecrübesine rağmen bugün hâlâ seçimler yaklaşırken demokrasiye dışarıdan müdahaleler gerçekleşiyor.

Yüksek Seçim Kurulu’nun yaptığı müdahaleyi de bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Hatırlayacak olursak YSK önce BDP’nin desteklediği bağımsız yedi adayın milletvekili adaylıklarını engellemiş daha sonra aldığı kararda ise bu sayı bire düşmüştü.

YSK’nın bu müdahalesini sadece kuralları uygulama ya da bir anlık müdahale olarak değerlendirebilir miyiz yoksa bunun tarihsel arka planı var mı?

Osmanlı Devleti’nin son döneminde III. Selim ve köklü olarak da II. Mahmud döneminde başlayan merkezîleşme ve modernleşme ile birlikte önem kazanan bürokrasi–İkinci Abdülhamid’in Yıldız bürokrasisini bir kenara koyarsak–büyük ölçüde Türkiye’ye devrolmuştur. İttihat Terakki Cemiyeti ile zirveye ulaşan askeri-sivil bürokrasi 1913 Bab-ı Ali baskını ile kurumsallaştırılmış, Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) tarafından büyük oranda devralınmıştır. İTC-CHF arasındaki bu felsefî ve organik bağ İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası konjonktürün baskısı ile demokratik yaşam başlayana kadar toplum üzerinde kendisini hissettirmiştir. Bu bağlamda, cumhuriyetin ilk yıllarında hem milletvekili hem bürokrat hem de iş adamı olmak mümkün iken İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından çok partili hayata geçişle birlikte yerleşik bürokratik düzen sarsılmıştır.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türk politikasını anlamamıza yol açan askeri-sivil bürokrasi (merkez) ile halk yığınlarının politik partileri (çevre) arasındaki gerilim belirginleşmiştir. DP’nin halka yaslanıp kökleşmiş bürokrasinin etki alanlarına nüfuz etmeye başladıkça bu seçkin zümreyi rahatsız etmekle kalmamış aynı zamanda kazanımlarını da tehdit etmeye başlamıştır. Bu kazanımlarını kaybetmek istemeyen bürokratik oligarşi (üniversite hocaları, yüksek bürokrasiyi ve askeriye) darbe yoluyla demokrasiye ‘balans’ ayarı çekmiştir. Bir daha çevrenin seçim yoluyla baskılarına maruz kalmak istemeyen bu grup 1960 darbesinden sonra işlevi azaltılmış bir meclis, seçilmişlerin ancak senatonun onayı ve yeni kurulmuş Anayasa Mahkemesi’nin reddi olmaması durumunda kanun çıkarabilecekleri bir ortam meydana getirmiştir. Millî Güvenlik Kurulu’nun da temellerinin atıldığı bu dönem daha sonra 12 Eylül rejiminin perçinlediği vesayet düzeni seçilmişlerin kontrol dışına çıkmasını engellemek için Cumhurbaşkanına önemli yetkiler vermişti.

367 kararını veren, 411 milletvekilinin onayladığı maddeyi iptal eden zümrenin Türkiye’ye küçük çaplı bir şok yaşatan kararı alması aslında şaşırılmaması gereken bir durumdur, nitekim yapılan balanslar tarihsel bir refleksi yansıtmaktadır. Diğer yandan bugünlerde artan askerî operasyonlar diğer yandan YSK’nın kararı ile acaba Türkiye’nin Kürt meselesini çözmesinin önü yine mi kesilmek isteniyor sorusu akıllara gelmektedir.

Ne de olsa bu ülkeye komünizm gelecek onu da biz getiririz diyerek kendini deşifre eden bu zihniyet bugün hâlâ–gücü azalsa da–kendini devam ettirmektedir. 12 Haziran seçimlerini kritik bir seçim haline getirecek bu gelişmeler Türkiye’yi yeniden bir şiddet sarmalının ortasında bırakabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’deki her kesimin ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı politikalara bir son vermesi ve başka canlar feda edilmeden olayların bir son bulmasıdır. Unutulmamalıdır ki ümitlerin bu kadar arttığı bir noktadan geriye dönüş tam anlamıyla facia getirecektir, bunun için çevrenin iktidarı sorunların çözümünde inisiyatif geliştirmeli ve meseleleri bürokratik yapıya kaptırmadan çözüm yolunda kararlı bir şekilde yürümelidir. 1990’lı yıllara geri dönmeye artık Türkiye’nin mecali yoktur; sorun demokrasi dışı müdahalelere fırsat verilmeden çözüme kavuşturulmalıdır.

Nuri Salık

Mehmet Akif Memmi

20 Eylül 2011 Salı

Gariplikler Pusulası ve Maya

UZUN ZAMANDIR roman okumaya fırsatım olmamıştı. Hem editörlüğün zorunlu kıldığı sürekli okuma hali hem de derslerin zorunlu okumaları ayaklarımı uzatıp tashih ve düşük cümle aramadan okumaya müsaade etmemişti. Kelimelerin sonunu görmeden onları tamamlamak ve kitabın arasına parmağını koyup hayaller kurmak ne büyük saadet.

Sözü fazla uzatmadan uzun bir aradan sonra okuduğum iki romandan bahsetmek istiyorum. Biri Timaş Yayınları tarafından tekrar basılan Leyla İpekçi’nin ilk romanı Maya. Diğeri ise Ahmet Ay’ın yazdığı Esen Kitap’ın yayınladığı Gariplikler Pusulası.

Önce Gariplikler Pusulası’ndan başlayalım. Bu kitap Ahmet Ay’ın ilk romanı. Bu yüzden biraz da yazarından bahsetmek gerekir. Aslında Ahmet Ay anlı-şanlı çok satan yazarların kitaplarının düşük cümlelerini düzelten, fazlalıklarını atan, mantık örgüsüne aykırı şeyleri derleyen (editör olduğunu anladınız değil mi?) ve şimdiye kadar çok fazla göz önüne çıkmamış bir isim. Ama her kötü yazar editörü yazarlığa teşvik edermiş düsturunca artık kendisi de kitaplarıyla boy göstermeye başlıyor. Sanıyorum ki yakında birkaç eserini daha kitapçılarda göreceğiz.

Gariplikler Pusulası’na gelince, kitabın kapağının hakkını vermek gerek. Hakikaten etkileyici bir tasarımı var. Muhtevaya gelince Maya ile aynı hızda okuduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak özellikle ilk kırk sayfadan sonra insanda merak duygusu oluşturduğu kesin. Bazen romanlar böyledir. Hemen alışamazsınız birbirinize biraz zaman gerekir. Kitabın ortalarına geldiğinizde ise sayfalar adeta nehir olup akıyor. Aslında bu roman bir romanın seks, cinayet, entrika içermeden de sürükleyici olabileceğinin en güzel göstergesi. Kitabın sonunda ise okuyucularını büyük bir sürpriz bekliyor.

Maya’nın ödüllü bir çalışma olduğunu en başta belirtmek gerek. Aslında kitabı okuma sebebim en başta bahsettiğim meslek ve eğitim dışı bir okuma değildi. Leyla Hanım ile görüşecektik ve hakkında bilgi sahibi olmam gerekiyordu. Bu noktada yapılacak en iyi iş muhatabınızın yazdıklarını okumaktır. Ben de öyle yaptım ve Maya’ya başladım. Bir akşam vakti biraz gönülsüz başlayan süreç ertesi sabah biraz erken kalkıp kitabı bitirmemle sona erdi. Kitabın akıcılığı ve sürükleyiciliği konusunda sanırım bu dediklerim yeterli. Bu kitabın tekrar Timaş tarafından basılması yerinde olmuş. İlk olarak Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanıdığım Leyla İpekçi sanıyorum kısa süre içerisinde bunaltıcı siyasetten kendini kurtararak okuyucunun ruhuna dokunan yazılarıyla devam edecek.

Bu iki kitabı okumanızın yanında bir de Metin Karabaşoğlu ile birlikte yaptığımız ve Leyla İpekçi’nin konuk olduğu radyo programını (Entelektüel Bakış) dinlemenizi öneririm. İnsana huzur veren ve zaman zaman hatırlamakta güçlük çektiğimiz fıtri güzellikleri ortaya çıkaran bir programdı. Keşke reklam aralarını da dinleyebilseydiniz.

http://www.moralfm.com.tr/arsiv/entelektuel-bakis/

6 Eylül 2011 Salı

Bir Kitap: Tehlikeli Denemeler

Metin Karabaşoğlu’nun 2004 yılında ilk kez basılmış olan Tehlikeli Denemeler adlı kitabı birbirinden bağımsız makalelerden oluşan bir kitap. Makalelerin konularının birbirinden farklı olması ya da birbirinin devamının olmaması sizi yanıltmasın aslında bütün makaleler Risale-i Nur perspektifinden yazılmış ve onun bakış açısından zihnimizi meşgul eden bazı kavramlara açıklamalar ya da analizler getiriyor.

Kitabı benim açından ilgi çekici yapan ise sürekli olarak meşgul olduğumuz, arkadaşlarımızla tartıştığımız İslam ve bilimin ilişkisi, milliyetçilik ve devletçiliğin Müslümanlar üzerine etkisi ve cihat nedir, Günümüzde nasıl olmalıdır gibi dün tartışılan, bugün tartışılmakta olan ve muhtemelen yarın da tartışılacak olan meselelerle ilgilenmesi. Tabii asıl önemli olan bu konuları gündeme getirmesi değil bu konuları İslam âleminin son yüzyılda yetiştirdiği en büyük âlimlerden biri olan Bediüzzaman Said Nursi’nin yazmış olduğu Risale-i Nur’ları referans alarak analiz etmesi.

Kitabın “bilime nasıl bakmalı?” adlı bölümünde Karabaşoğlu şuana kadar Risale-i Nur’ların pozitivizmin ötesine geçemediği ya da Şerif Mardin’in değerlendirdiği gibi deism-doğal din yaklaşımı atfetmesini bir hata ya da yanlış anlama olduğunu belirtiyor. Daha sonra da Risale-i Nur’lardan yaptığı pek çok alıntılarla Risale-i Nur’un İslam ile bilimi uzlaştırmaya çalışmadığını, bilim ile İslam arasında ancak peder-çocuk ya da köle-efendi ilişkisinin olduğunu gösterdiğini tespit ediyor. Hatta bunu Risale-i Nur’un bakış açısıyla “bilginin yeniden imanileştirilmesi” olarak adlandırıyor.

“Müspet milliyetçilik var mı?” başlıklı bölümde Risale-i Nur’ların nasıl yanlış anlaşıldığının vahim bir örneği aslında. Risale-i Nur’larda geçen milliyet kelimesinin diğer bölümlerde geçen kısımlarla değerlendirildiğinde ve aynı zamanda yazıldığı dönemler göz önüne alındığında (cumhuriyet öncesi) müsbet milliyetin İslam milliyetine atıf yaptığını ve milliyetçiliğin aslında bir iman zaafına işaret ettiğini nefsanî bir zevk, uğursuz bir kuvvet gibi müsbet olmadığını “Yirmialtıncı Mektub”dan alıntı yaparak söylüyor. Diğer bir yandan müsbet milliyetçilik diye bir kavramın Risale-i Nur’larda geçmediğini, milliyetçilik kavramının pek az yerde ve “menfi milliyetçilik” ya da “menfi milliyetçiler” şeklinde geçtiği tespitini yapıyor. En sonunda da “İslamiyet cahiliye asabiyetini kesip atar” hadisini hatırlatarak meseleyi kapatıyor.

Devletin sonradan oluşturulan bir tüzel kişilik olduğunu vurgulayan yazar, “devletçilik: bir zihniyet anatomisi” adlı bölümde tabiatçıların her şeyi tabiattan ya da nedenlerden ibaret gören yaklaşımına benzer biçimde devleti kutsayan zihniyetin de devlet gibi sonradan meydana gelmiş bir sosyal sözleşmeyi sanki ezelden beri var olmuş ve olacak gibi düşünüldüğünü söylemekte. Bu konuda İslam tarihinden ve Osmanlı tecrübesinden de örnekler veren Karabaşoğlu, devleti bireyden üstün tutan anlayışın ve bireyi devlet karşısında üstün tutan anlayışın İslam tarihi boyunca mücadele halinde olduğunu belirtiyor. Bunun yanında Bediüzzaman Said Nursi’nin hem Abdülhamit istibdadına hem M. Kemal’in baskı rejimine hem de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına destek vermediğini belirterek bu üç anlayışın ortak noktasının devleti önceleyen bireyi geri plana iten anlayışlar olduğunu söylüyor. Aslında bu çarpıcı ve pek yapılmayan benzetme başlı başına bir kitap konusu olabilir.

Cihadı maddi ve manevi olarak ikiye ayıran yazar manevi cihadın hiçbir zaman bitmeyeceğini çünkü nefisle mücadelenin bu cihadı oluşturduğunu, maddi cihadın ise yine İslam tarihinden örneklerle ancak bir ülkenin İslam’ın anlatılmasına engel olduğu zaman savaş açılabileceğini belirtiyor. Bundan sonra ise bu savaşın mutlaka adaletli olması gerektiğini yani tehdit oluşturuyor veyahut da içinde düşman barınabilir diye köylerin boşaltılamayacağını, yaşlı ya da çocuklara zarar verilemeyeceğini, kitle imha silahlarının kullanılamayacağını kısaca topyekûn bir savaşın cihat anlayışına uymayacağını söylüyor.

Sonuç olarak bahsetmediğim bölümleriyle birlikte bu kitaptan herkesin değindiği konularla ilgili İslami bakış açısının nasıl olması ile ilgili yeni pek çok şey duyacağını düşünüyorum. Risale-i Nur okuyan ya da merak edenlerin için ise kesinlikle okunması gereken bir eser. Diğer yandan haddim olmayarak bu kitabın yeni bir isimle, dipnotları düzenlenerek yeniden basılmasının hem satış, hem de imaj açısından daha güzel olacağı kanaatindeyim. Dilerim ki Metin Karabaşoğlu gibi entelektüellerin sayıları artar ve bu tarz akademik, içi dolu kitaplar ile daha çok karşılaşırız.

Mehmet Akif Memmi