12 HAZİRAN’DA yapılacak genel seçim yaklaştıkça siyasî hava fark edilir biçimde gerginleşmeye başladı. Ağır aksak da olsa bir asrı aşan seçim tecrübesine rağmen bugün hâlâ seçimler yaklaşırken demokrasiye dışarıdan müdahaleler gerçekleşiyor.
Yüksek Seçim Kurulu’nun yaptığı müdahaleyi de bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Hatırlayacak olursak YSK önce BDP’nin desteklediği bağımsız yedi adayın milletvekili adaylıklarını engellemiş daha sonra aldığı kararda ise bu sayı bire düşmüştü.
YSK’nın bu müdahalesini sadece kuralları uygulama ya da bir anlık müdahale olarak değerlendirebilir miyiz yoksa bunun tarihsel arka planı var mı?
Osmanlı Devleti’nin son döneminde III. Selim ve köklü olarak da II. Mahmud döneminde başlayan merkezîleşme ve modernleşme ile birlikte önem kazanan bürokrasi–İkinci Abdülhamid’in Yıldız bürokrasisini bir kenara koyarsak–büyük ölçüde Türkiye’ye devrolmuştur. İttihat Terakki Cemiyeti ile zirveye ulaşan askeri-sivil bürokrasi 1913 Bab-ı Ali baskını ile kurumsallaştırılmış, Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) tarafından büyük oranda devralınmıştır. İTC-CHF arasındaki bu felsefî ve organik bağ İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası konjonktürün baskısı ile demokratik yaşam başlayana kadar toplum üzerinde kendisini hissettirmiştir. Bu bağlamda, cumhuriyetin ilk yıllarında hem milletvekili hem bürokrat hem de iş adamı olmak mümkün iken İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından çok partili hayata geçişle birlikte yerleşik bürokratik düzen sarsılmıştır.
Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türk politikasını anlamamıza yol açan askeri-sivil bürokrasi (merkez) ile halk yığınlarının politik partileri (çevre) arasındaki gerilim belirginleşmiştir. DP’nin halka yaslanıp kökleşmiş bürokrasinin etki alanlarına nüfuz etmeye başladıkça bu seçkin zümreyi rahatsız etmekle kalmamış aynı zamanda kazanımlarını da tehdit etmeye başlamıştır. Bu kazanımlarını kaybetmek istemeyen bürokratik oligarşi (üniversite hocaları, yüksek bürokrasiyi ve askeriye) darbe yoluyla demokrasiye ‘balans’ ayarı çekmiştir. Bir daha çevrenin seçim yoluyla baskılarına maruz kalmak istemeyen bu grup 1960 darbesinden sonra işlevi azaltılmış bir meclis, seçilmişlerin ancak senatonun onayı ve yeni kurulmuş Anayasa Mahkemesi’nin reddi olmaması durumunda kanun çıkarabilecekleri bir ortam meydana getirmiştir. Millî Güvenlik Kurulu’nun da temellerinin atıldığı bu dönem daha sonra 12 Eylül rejiminin perçinlediği vesayet düzeni seçilmişlerin kontrol dışına çıkmasını engellemek için Cumhurbaşkanına önemli yetkiler vermişti.
367 kararını veren, 411 milletvekilinin onayladığı maddeyi iptal eden zümrenin Türkiye’ye küçük çaplı bir şok yaşatan kararı alması aslında şaşırılmaması gereken bir durumdur, nitekim yapılan balanslar tarihsel bir refleksi yansıtmaktadır. Diğer yandan bugünlerde artan askerî operasyonlar diğer yandan YSK’nın kararı ile acaba Türkiye’nin Kürt meselesini çözmesinin önü yine mi kesilmek isteniyor sorusu akıllara gelmektedir.
Ne de olsa bu ülkeye komünizm gelecek onu da biz getiririz diyerek kendini deşifre eden bu zihniyet bugün hâlâ–gücü azalsa da–kendini devam ettirmektedir. 12 Haziran seçimlerini kritik bir seçim haline getirecek bu gelişmeler Türkiye’yi yeniden bir şiddet sarmalının ortasında bırakabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’deki her kesimin ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı politikalara bir son vermesi ve başka canlar feda edilmeden olayların bir son bulmasıdır. Unutulmamalıdır ki ümitlerin bu kadar arttığı bir noktadan geriye dönüş tam anlamıyla facia getirecektir, bunun için çevrenin iktidarı sorunların çözümünde inisiyatif geliştirmeli ve meseleleri bürokratik yapıya kaptırmadan çözüm yolunda kararlı bir şekilde yürümelidir. 1990’lı yıllara geri dönmeye artık Türkiye’nin mecali yoktur; sorun demokrasi dışı müdahalelere fırsat verilmeden çözüme kavuşturulmalıdır.
Nuri Salık
Mehmet Akif Memmi
0 comments:
Yorum Gönder