18 Ekim 2008 Cumartesi

Çok ama çok teşekkürler Sayın İlker Başbuğ/ TARAF

Önder Aytaç & Emre Uslu - 18.10.2008

Tam da sivilleri de çağırıp, terörle mücadele konusunda sizden farklı düşünenlerin de görüşlerini almaya başladığınızı gördüğümüz bir sırada, medya “muhtırası” ile karşılaştık. Güler yüz, tolerans, öteki tarafları da dinliyormuş gibi yapmak, meğerse hepsi sadece bir “imaj” çalışmasıymış. Hem de Taraf’ın bir manşetiyle düşebilecek kadar yapay ve iğreti duran bir maske şeklinde...

Son “konuşmanızdan” sonra biz de defalarca kendimizi sorguladık. Hatta o kadar sorguladık ki; Ahmet Altan’ı telefonla arayarak 16 ekimde size hitaben yazdığı makalesi için tebrik ettik. Hatta o makaleyi alan on binlerce web sitesindeki okuyucu yorumlarındaki yüz binlerce sıradan insanların değerlendirmelerini okuduk. Ve inanın sayın paşam, sessiz bir çığlık şeklinde milyonların ‘Ahmet Altan’ın arkasında olduğunu gördük...


‘Akan kanda boğulmamak’ için hangi tarafta bulunduğumuzu/ bulunmamız gerektiğini yeniden gözden geçirdik. Hangi tarafta olduğumuzun yeniden farkına vardık: Biz bu ülkede akan kanın ‘artık yeter’ diyerek durmasını isteyenlerin tarafındayız. Çok net olarak bir kere daha açık ve seçik olarak söyleyelim; yanlış yapanın, ‘Ali kıran baş kesen’ numaralarıyla hatalarına sünger çekmeyi arzulamayanların, yaptığı eylem ve fiillerden hesap veren ve şeffaf olanların, demokratik bir hukuk sisteminin yanında olanların tarafındayız. Terör örgütüne açıkça terör örgütü diyen, ama yanlış yapan kurumları da, açıkça hata yapıyorsunuz diye uyaran, ölen gencecik bedenleri; tarafların kini, kafaların anlayışsızlığı, aymazlığı ve düşüncelerin ufuksuzluğu nedeniyle ölmemesi gerektiğini savunan bir taraftayız. Bize yerimizi yeniden kontrol edip nerede olduğumuzu sorgulatıp, doğru tarafta olduğumuzu bir kere daha yeniden değerlendirme olanağı verip, kendimizi sorgulamamızı sağladığınız için çok ama çok teşekkürler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ...


Bu gazete çıktığı günden bu yana, askerî yönetimlerin ve elbette polis devletlerinin ne kadar kötü bir yönetim sistemi olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Beş dakikalık bir basın toplantısında, yüzünüze takındığınız ifadeyle, askerî yönetimlerde neyle karşılaşacağımızı, ete kemiğe büründürüp bize gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Orgeneral Sayın İlker Başbuğ...


Savurduğunuz tehditlerle, herkesi tarafını seçmeye çağırıyorsunuz. Doğru tarafta olmayanları, akan kanın sorumlusu olarak lanse ediyorsunuz. Bunu yaparak askerî rejimlerde sizin olduğunuz tarafın mecburi istikamet olarak tek yön olan “doğru taraf”tan başka hiçbir bir tarafın/ yönün olmadığını, veciz bir şekilde bize anlattığınız için çok ama çok teşekkürler Sayın İlker Başbuğ...


Sabah kızıyorsunuz akşama mahkemeler devreye giriyor ve yasaklamalar geliyor. Oysa o savıcıların görevlerinden biri ve belki de en önemlisi de, askerî yetkililerin görevlerini tam yerine getirip getirmediğini incelemek. Askerî rejimlerde bu çarpık sistemin “tak diye emir verip, şak diye uygulandığını” hem de en hızlı bir şekilde nasıl işlediğini, “bağımsız” mahkemelerin ne kadar ‘bağımlı’/ “bağımsız” olduğunu gösterebildiğiniz için çok ama çok teşekkürler İlker Başbuğ...


Demokrasi adına yola çıkıp ‘demokrasi getireceğim’ diyenlerin, askerin bağırması karşısında, yanınızda ‘hazır ol’da duran komutanlardan bile daha iyi şekilde esas duruşa geçebildiğini gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Sn. Başbuğ...


Yapılan bir hata varsa bunun hesabını vermek yerine, askerî rejimlerin “mutlak sorumsuzluk” prensibine dayandığını, bir kez daha görmek istemeyenlere ve hatta körlere bile gösterdiğiniz için çok ama çok teşekkürler Başbuğ...


En masum bir söylem olan “hepinize teşekkür ediyorum” sözünün bile, öfkeli bir askerin ağzında nasıl da tehdide dönüştüğünü bizlere gösterdiğiniz için de çok ama çok teşekkürler...


Bağırmanızla siyasetçileri korkutup arkanızda hizaya geçirebildiğinizi nasıl da gösterdiniz. Bunu yaparken de, bu ülkeye demokrasi gelecekse siyasetçinin hoş zamanlarda demokrasi nutukları çekerlerken, zor zamanlarda hazırola geçmesi ile gelmeyeceğini nasıl da gösterdiniz. Demokrasinin bir kurum ve kültür gerektirdiğini, sivil toplumum olmadığı bir ülkede en demokrat bireyi de getirseniz, askerin “hizaya geeeeeeellllllllll” komutuyla sıraya dizildiğini tatlı su demokratlarına nasıl da gösterdiniz. Bir teşekkür de umutmuş gibi gözüken ateş böceği siyasetçilerin, bir ‘sakıncalı piyade’ Uğur Mumcu kadar bile olmadığını gösterdiğiniz için. Neymiş efendim, Adnan Menderes, Turgut Özal ve kendi resmini ‘demokrasi kahramanları’ diyerek ‘posterrrr’ şeklinde kullananlara, ‘boş verrrrrr’ deme hakkını bize verdiğiniz için, çok ama çok teşekkürler...


İlker Başbuğ Bey, umuyoruz ve arzuluyoruz ki, basın özgürlüğü ve demokrasiye karşı bağırarak son nefeslerinizi de tükettiğinizin farkındasınızdır. Allah korusun, –şeytan kulağına kurşun- eğer Dağlıca ya da Aktütün benzeri bir olay daha bu ülkenin herhangi bir yerinde yaşanırsa; bağırmanın/ çağırmanın/ kuvvet komutanlarını arkaya dizerek basına demeç vermenin de bir işe yaramadığını göreceksiniz.


İlker Bey, eğer Dağlıca ya da Aktütün benzeri bir olay bu ülkenin herhangi bir yerinde yaşanırsa; çok ama çok acı olan ve ‘fevkaladenin fevkinde’ endişeye neden olacak ve sonuçlar doğurabilecek bu olayın ne demiş olduğunu, ‘sessiz çığlıkları’ ile şehit olan oğullarına sarılan eli öpülesi anaların hıçkırıklarında işte o zaman, bir kez daha, çok ama çok çok çok acı bir şekilde, görmüş/ duymuş/ kokmuş/ tatmış/ hissetmiş olacaksınız. İnşallah, Tanrı sizi korusun ve yüceltsin ki, o gün hiç ama hiç gelmesin. Ama eğer gelirse ne yapacaksınız?.. Ya da olumlayarak söyleyelim, gelmemesi için neler yapacaksınız?..

Her şeyde bir hayır var mıdır?

Ülkemizde her gün yeni olaylarla karşılaşıyoruz bunların bazıları üzücü bazıları sevindirici. Ama kimi olaylar zahiren kötü olsa da iyi sonuçlar doğurabiliyor. Bunun en bariz örneği en son gerçekleşen Aktütün baskını oldu.

Aktütün baskınının görünüşüne bakarsak eğer 17 tane şehit vermişiz daha fazla gazimiz var. Bu haberlerin hepsi yüreğimizi yaktı, bizleri yasa boğdu. Ama bu baskının nasıl olduğuna ne zaman olduğuna sakin bir kafayla bakabilirsek eğer görebileceklerimiz hayırlara vesile olacak şeyler.

Bir kere bu saldırı ile birlikte askeriyenin kendi üstüne düşen görevlerini yeterince yerine getirmediği anlaşıldı. Karakolun konumu, istihbarat konusunda yapılan ihmaller ya da hava kuvvetleri komutanın baskın sırasındaki ve baskından sonraki hali bu konunun bariz örnekleri. Bu konuda medya da neredeyse bir mutabakat var ve bu konu tartışılmakta. Aslında benzer ihmaller Dağlıca baskınında da vardı ama bu kadar öne çıkmamıştı çünkü o ilkti Aktütün ikinci oldu. Yani artık mızrak çuvala sığmaz oldu.

Şimdi olayın olumlu ne gibi sonuçlar doğurabileceğine bakarsak eğer askeriyeyi Türkiye’de tartışmak kolay değildir. Yanlışta anlaşılan bir konu var askeriyenin tartışılması askeriyeyi her zaman yıpratacak diye bir kaide yoktur sürekli olarak aynı meslekte bulunan insanlarda belli bir müddetten sonra mesleki körlük ortaya çıkar yani olaylara farklı açıdan bakma veya farklı çözümler bulma yetisini kaybeder. Askeriye eğer gelen eleştirileri bunlar bizi yıpratmak istiyor yerine sağlıklı bir gözle değerlendirebilirse çok ders çıkaracakları açık. Daha korunaklı karakollar, mesleği asker olan insanların bu tarz görevlerde bulunmaları gibi…

Bu üzücü olayın ikinci bir olumlu olabilecek sonucu ise bundan Türkiye’de ordunun konumunun daha kolay eleştirilebilmesidir. Yani artık ordunun yerli yersiz siyasi açıklamaları ya da harcamaları daha kolay gündeme gelecektir. Ordunun Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasını ya da harcamalarının sivillerin kontrolü altına alınması tartışması vatan hainliği ya da vatanperverlik noktasından daha sağlıklı bir tartışma alanına girecektir. Hoş ben yine de tartışmaların bundan önce ki benzer noktalarda kalacağını düşünüyorum nasıl Dağlıca unutulduysa Aktütün’de unutulacaktır ama yine de birilerinin hatırlayacağını ve hatırlatacağını düşünüyorum.

Şimdi bir de bu saldırının zamanlamasına bakalım ve Dağlıca baskını ile ilgili benzerliklerini düşünelim. Aktütün saldırısı Balıkesir’de yaşanan üzücü olayların üzerine geldi. Dağlıca’da tam Dtp binalarının taşlandığı bir zamanda olmuştu. Şimdi her şehide 5 Dtp’li diyenler var o zaman da benzer şeyler vardı. İki baskında seçim arifesi olması tesadüf sayılamaz bence. Dağlıca baskınından sonra K.Irak’a girelim diyenlerin yine aynı şeyleri söylemesi trajikomik…

Sonuç olarak ülkemizde Bülent Ersoy gibi “Oğlum olsa askere göndermem” diyenler artıyor, askerliği gereksiz olarak görenler artıyor. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu bu. Her Türk asker doğardan nasıl bu konuma geldik. Bence normalleşmeye başlıyoruz, sivilleşiyoruz…

Son olarak Ertuğrul Sağlam bildiğiniz üzere istifa etti ve herkes bu istifayı alkışladı. Konumuzla ilgisi bunun ne diyebilirsiniz ama bazen gitmek kalmaktan daha iyidir. Hem kurumunuzu daha fazla yıpratmamak adına hem de kendinize daha fazla sıkıntıya sokmamak adına istifa etmek en doğru adım olabilir eğer şimdi bir kelle verilmezse ileride daha çok başlar verilebilir. Anlayan anladı…

M. Akif Memmi