Çifte standardın bedeli
Türkiye'de yaşanan olaylara rutin bir yaklaşım biçimi sergileniyor. Oysa hadiselere bir de tersinden yaklaşmak gerekiyor. Mesela bir siyasi lider, özellikle muhafazakâr kesimden bir lider, atayacağı bürokrat hakkında özel bir istihbarat çalışması yaptırmış olsun.
Acemice yapılan bu "özel" gayretle adamlar gidip Kapıcı İdris'ten bilgi almış ve bürokratı fişlemiş olsun. Kıyamet kopar mı kopmaz mı? Kapıcı İdris'in kapısını çalanlar Çankaya sırtlarından gelince herkes suspus oluyor, "devleti yıpratmama" bir anda vazife-i kutsiye (!) olup çıkıyor. Neden?
Emekli bir devlet görevlisi Kur'an, bayrak, silah üçlemesinin cezbesine kapılıp artistik söylemlerle İttihat yemini yaptırıyor. "Ölmek ve öldürmek" için ant içen zevatın tuzu kuru. Bazı televizyon programlarında nazikçe sorulan sorulara "Ne var bunda şaşılacak canım?" türünden cevaplar veriyor ve önüne geleni azarlıyor. Vallahi bravo. Teminat altına alınmış bir cesaret gözleniyor sözlerinde. Düşünün; aynı sahnede emekli bir kuvvacı değil de, dindar birilerinin yemin kaseti olsaydı, neler yazılmazdı, neler söylenmezdi bu ülkede. Kubilay olayını hatırlatanı mı dersin, gerici ayaklanma senaryoları yazanları mı dersin... Neden şimdi herkes suspus oluyor; en mukaddes değerler üzerine yapılan öldürme yeminine sessiz kalınıyor? Oysa uydurma yemin metinleriyle darbe atmosferi oluşturulmuş, Kur'an kursları baskı altında tutulmuştu yıllarca.
Hrant Dink cinayetinde tetikçi ele geçirildi. Azmettiren de, onu teşvik eden de kısa sürede çıktı ortaya. Trabzon mercek altına alındı, Trabzonlular bir hayli hırpalandı. Ne var ki bütün olaylarda ismi geçen emekli ve mümtaz bir şahsa kimse dokunamadı. Sadece Yeni Şafak'ın zikrettiği adamı başka bir gazetemiz sadece ima yoluyla anlattı. Trabzon'daki bir gazetede Dink'le ilgili kışkırtıcı bir yazı yazdığını, davada adı geçenlerle yakın ilişkide olduğunu kıyısından köşesinden dolaşarak yazabildi bazı gazeteler. Niçin?
Onlarca örnek sıralayabilirim. Herkes de yapabilir böyle bir listeyi. Ve görülür ki bu ülkede birilerine hayalen atfedilen cürüm, başka birileri tarafından bizzat ifa edildiğinde herkes saklambaç oynayacak kuytu köşeler arıyor. Bir tarafta fol yok yumurta yokken estirilen suçluluk havası; diğer taraftan suçun daniskası. Ne var ki hiçbir suçu olmadığı halde azarlanan, horlanan, suçlanan insanlara mukabil suçun âlâsını işleyip görünmez bir zırh içinde külhanbeyce dolaşanlara rastlıyoruz bu ülkede. Böyle bir durumda hak, hukuk, adalet, eşitlik aramak mümkün mü?
Mesela son birkaç yıldır tarikatlar, cemaatler denerek kulaktan kulağa fısıltılarla şehir efsaneleri yayılıyor. Memlekette ne yaşansa fatura "cemaatlere, tarikatlara" kesiliyor. Çünkü bu laflar kartopu gibi yuvarlandıkça büyütülen; ancak kastedilen kişiler tam söylenmediği için kimsenin üzerine almadığı bir gizem içinde ifade ediliyor. Bir yerlerde iç çekişmeler yaşanıyor, o itişme-kakışma sırasında karşı tarafı yıpratmak isteyen(ler) hemen tarikat suçlaması yaparak işin içinden sıyrılıyor. Suça bulaşan birileri bu yolla kendi haklarında oluşan fiili ve somut ithamları bertaraf etmiş oluyor; birileri de ilgisi ve bilgisi olmadığı halde sıkıntılı konuların kamuoyu nezdinde zanlısı haline geliyor. Allah'tan ki vatandaş bu tür şaşırtmaları öteden beri biliyor ve doğruyu yanlıştan ayrıştırıyor.
Çifte standart sürdüğü müddetçe hiçbir gerçeğe ulaşılamaz. Hayali suçlamalar, o ithamları desteklemek için uydurulmuş senaryolar yerine somut olaylar üzerine odaklanmak gerekiyor. Mesela çok açık bir gerçek var: Art arda yakalanan ve yargılanan komitacı örgütler gösteriyor ki Türkiye bir çeteleşme süreci yaşamış ve yaşıyor. Bunların üzerine gidip demokrasiyi yaşatmak varken topu taca atacak şekilde hayali senaryoların peşine düşmek meseleyi başka bir mecraya çekmek anlamına gelir. Ve bunun mesuliyeti ağırdır. Çünkü sadece yanlış ve kirli bilginin yayılması değil, aynı zamanda ülke ufkunu karartacak yanlış bir yola girilmesi söz konusudur.
0 comments:
Yorum Gönder